Edebin en güzel tanımına Kâmus Tercümesi’nde rastlıyoruz. “Zarafet, usluluk, insanlarla kavlen ve fiilen lutf-i muamele ve hüsn-i münâvele eylemek.” Yani ölçülü ve zarif olmak, söz ve davranışlarıyla insanlara iyi davranmak, insanlara iyi ve hoş şeyler sunmak, onlarla hoş geçinmek...
Edep; aklın makul bulduğu, dinin tavsiye ettiği ve toplumun onayladığı söz, davranış ve iş şekillerini bilmek; bunları bir huy, tutum ve davranış olarak yaşamına yansıtmaktır. Kısaca edep, içinde yaşadığımız medeniyetin yazılı olmayan davranış kurallarına kusursuz bir şekilde riayet etmektir.
Edep, bir şeye hak ettiği değeri vermek demektir. Kalbin edebi; niyet, ihlas ve samimiyettir. Dilin edebi; sözü ve özü bir olmak, yalan söylememek, dürüst olmaktır. Davranışların edebi ise her işi usule uygun yapmaktır. Yani işin ve ilişkinin hakkını vermektir.
Adap; insanları güzel ve takdire şâyan davranışlara davet eden, kötü ve ayıplanan davranışlardan uzaklaştıran değerler manzumesidir. Adap; dinimizin emir ve tavsiye ettiği, aklın ise uygun bulduğu bütün söz, tutum ve davranışlara dair usullerdir. Yani sahibini, eskilerin tanımıyla ahlâk-ı hamide’ye götüren yollardır.
Adap, tıpkı bir sanatkarın alet edevatı gibi, takım çantası gibi olmazsa olmaz vasıflarımızdır. O olmadan iş görmek, ilişki kurmak, işin hakkını vermek mümkün değildir.
Âdâb-ı muâşeret ise güzel davranış örneklerinin ortaya koyulmasını sağlayan bir iç disiplin, insanlarla iyi geçinme yolları; kısaca toplum içinde yaşayan insanların uymak zorunda olduğu davranış kurallarıdır. Ferit Develioğlu, âdâb-ı muâşereti kısaca “ictimâî davranış bilgisi ve usulleri” olarak tarif etmektedir.
Âdâb-ı muâşeret; bir davranış kuralları manzumesi olmasının yanında kişiye iyi, güzel ve estetik kabulleri gözeterek davranışta bulunmayı öğütleyen bir yaşam rehberi özelliği taşımaktadır. Birey, içinde yaşadığı topluma özgü davranış biçimlerini buradan öğrenir.
Âdâb-ı muâşereti toplum içinde gözlem ve model alma yoluyla ya da kitaplardan öğreniriz. Biliyoruz ki birinci yolla öğrenme imkânı pek kalmadı. Ne yazık ki âdâb-ı muâşeret kitapları okumayı kendisine yakıştıramayan bir kesim var.
“Çocuğumun edebinden-nezaketinden memnunum.”, “Çocuğuma adabı nezaketi ben öğretirim.” diyen… Çok daha iddialısını da duydum: “Görgüyü, nezaketi kitaplardan okuyarak öğrenmek ne saçma.”
Özgürlük düşüncesiyle kurallı yaşama itiraz eden, dolayısıyla da görgüyü ve âdâb-ı muâşereti toptan gereksiz gören bir kesim de var.
Edep bir işi doğru güzel yapma sanatı, işin/ilişkinin hakkını vermek, insanla ve toplumla uyumlu olmak ise her şeyin başı da sonu da edeptir. Örneğin; ustalık bir edep işidir ki işini aslına, ihtiyaca, malzemeye, talebe uygun yapmayı gerektirir. Usta çırağına sadece yapmayı değil, güzel ve doğru yapmanın usulünü de öğretir. Sadece tekniği değil edebi de öğretir. Usta demek; mesleğinin hakkını veren, en güzel/uygun şekilde yapan, üreten, yerli yerinde iş yapan kişi demektir. Edep de budur.
İletişimin, muaşeretin özü edeptir. Tabiatla ilişkilerin özü edeptir. Edebiyatın özü edeptir. Çünkü edebiyat bize edebi öğretir, ruhumuzu besler, bizi inceltir, dilimizi güzelleştirir, aklımızı berraklaştırır, sözü-kelimeleri-anlamı yerli yerine koyar.
Edebin sosyal yaşamdaki karşılığı görgü ve nezaket, kurumsallaşmış/sistemli hali ise protokol kurallarıdır. Yaşamın hangi alanında olursa olsun, her birimizin kimliğimize/kültürümüze özgü bir adap üzere yaşama zorunluluğu var.
Âdâb-ı muâşeret; hayatımızı güzelleştirmesinin, ilişkilerimizi şekillendirmesinin yanında hanemizde rızık ve bolluk vesilesi olan değerler. İnsanlar nezdinde hoş karşılanmamıza, Hak katında affımıza/bağışlanmamıza vesile olan değerler.
Bu değerler hayatımızdan bir bir çekilince evlerimizde misafir ağırlamayı, yemekli misafir kabul etmeyi unuttuk. Çocuklarımız “Tanrı misafiri” nedir, hiç bilemedi. Komşuluğu unuttuk. Boş-dolu gidip gelen tabaklar/tepsiler yok artık.
İkram edene, hediye verene teşekkürü unuttuk. İkramı, hediyeyi “zahmet” görür olduk. Selamlaşmayı unuttuk. Hediyeleşmeyi unuttuk. Kapı tutmayı, yol vermeyi unuttuk. Ev-araç alan, düğün yapan yakınımıza yardım etmeyi unuttuk. İmeceyi, yardımlaşmayı unuttuk. Çeşme yapmayı, çeşme başına meyveli ağaç dikmeyi unuttuk.
Anlaşılan o ki hangi yaşta olursak olalım, ne iş yaparsak yapalım, sosyal statümüz ne olursa olsun her birimizin edep mektebine yazılması gerekiyor. “Ben biliyorum.” diyenlerin de tazelenme üniversitesine kaydolup bilgilerini tazelemesi gerekiyor.
Aksi halde kendimizi kısa süre sonra büyük bir kaosun içinde bulacağız.
Edeple kalın!
23.04. 2025