Badem, çocukluğumuzun en güzel meyvelerindendir ve meyve güzelliği kadar da hatıralarıyla bizlerde yer etmiştir.

Şimdi Datçalı okuyucularımız, “Hocam, Datça varken başka yerlerin bademlerinin lafı mı olur?” diyeceklerdir. Tamam… Datça’da güzel ve erkenci bir badem kültürü vardır ama Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü her yerde badem iyi bir ziraat ürünüdür. Baharın başında yediğimiz çağlalar ya Datça’dan gelir veya Anamur-Silifke’den…

Badem güzel bir ziraat ürünü olmakla beraber, bir kültür olarak da hayatımızda çok iyi bir yer tutar. Hele köylerde yetişen biz “köy çocukları” için, badem başlı başına bir kültürdür...

BADEM KÜLTÜRÜ NERELERE KADAR UZANIR?

İnternette ayrıntılı bilgi var: Bademin ana vatanı Orta ve Batı Asya. Anadolu ve Suriye, Filistin, Mısır’a buradan yayılmış. Yetiştirilmeye Milattan 4000 yıl önce başlanmış. Yani 6000 yıllık bir meyve. Sonra Akdeniz ikliminin meyvesi olmuş. Latince adı Amygdalus communis. Bizim kullandığımız “badem” kelimesi Farsça” bâdâm” dan geliyor. Halkımız bu kelimeyi b-p ve d-y değişimi ile bayam veya payam şeklinde de telaffuz eder. Denizli’nin Acıpayam ilçesinin adı da halk ağzındaki telaffuzdan alınmıştır. Anadolu’nun değişik yerlerinde Bademli veya Payamlı adını taşıyan köyler vardır. Demek ki bu köylerde badem ağacı çok yetiştiriliyormuş. Şimdi badem İspanya’ya kadar Akdeniz iklimini bir meyvesi olarak biliniyor ama bunu marka olarak şehrine mâl eden tek yer Muğla’nın Datça ilçesi. Orada da akpayam çok meşhur.

BADEM TÜRLERİ

Çocukluğumuzda ilk öğrendiğimiz badem türü “acı badem”dir. Latince adı Prunus dulcis. var amara. Rayihasını çok severim hâlâ acı badem’in. Meğer İstambul’da bir semti bile varmış. Demek ki vaktiyle orada acı badem yetiştirilirmiş. Şimdi aynı adla üniversite bile var… Acı badem tek olarak yenmezdi. Analarımız ezip tozunu kurabiye türü yiyeceklere katarlardı ve harika bir nefaset verirdi yiyeceğe.

Sonraları diş bademi’ni gördük. Latince adı Ferragnes olan bu bademin kabuğu yumuşaktır; diş ile kırılabilecek kıvamda olduğu için bu adla anılır. BU bademi çok severdik ama bizim oralarda pek yetişmezdi.

Buzlu badem kültürünü de çok geç tanıdım. Sanırım 90’ların ortasında, sahil şehirlerimizde kahverengi kabuğu soyularak buzlu tezgâhlarda satılıyordu. Birkaç defa da yedim elbette ama soyulan o kahverengi kabuğu ne yaptıklarını hâlâ öğrenemedim. Bize kalsa, biliyorsunuz, badenim hiçbir yerini ziyan etmeyiz.

BADEM’Lİ SÖZLER

İçinde badem geçen dört meşhur sözümüz var. Biri, badem’in şeklinin güzelliğinden hareketle söylenen “badem gözlü” sözü… Bir diğeri de bu sözden türetilen “Kör ölür, badem gözlü olur.” atasözü. İkisi de bademin şekliyle ilgilidir.

Pek farkında değiliz ama bir de badem’in bir ölçü birimi olarak kullanılması söz konusudur kadîm kültürümüzde. Bakmayın şimdi kabartılıp irileştirilen dudakların moda olmasına, eskiden küçük dudaklı-ağızlı olmak muteber imiş. Hatırlayın Dede Korkud hikâyelerindeki güzel tasvirlerini. Ne der orada kız güzelliği için: “koşa badem sığmaz, dar ağızlım.” Yani dilberin ağzı o kadar küçükmüş ki, çift (koşa) badem bile sığmazmış. O dudakları minyatürlerde görüyoruz. Klasik şiirde de bu küçük dudak ve ağızlar eski yazıdaki “mim” harfine benzetilir.

Bademin sert kabuklu kısmı göze benzetilirken en dışta yer alan kapçığı da “kapçık ağızlı” deyiminde, “çok ve ağzını yaya yaya konuşan” kişiler için kullanılır. Bu benzetmede olgunlaşırken açılan kapçığın aldığı şekil göz önünde bulundurulmuştur.

ÇOCUKLUĞUMUN BADEMLERİ

9 yaşıma kadar köyde yaşadım. Turgutlu’nun Osmancık köyünde. 5-6 yaşıma kadar yaşadığım dönemlerde bademin sadece çağlasını yemişimdir elbette. Bir de azı dişlerim çıktıktan sonra normal kuru badem yemişimdir. “Azı dişim çıktıktan sonra.” diyorum, çünkü azı dişin yoksa bademi ezemezsin. Nereden mi biliyorum? Yeğenim Çağrı’nın oğlu Mustafa Barlas’tan… Mustafa Barlas henüz 20 aylık ve azı dişleri çıkmadı. Geçen gün badem kırarken yanıma geldi ve istedi. Verdim elbette… Sonra bir daha istedi… Bir daha verdim… Bir daha istedi, gene verdim. Ben de “Çocuk badem yiyor.” diye sevinmiştim. Meğer ezememiş, ağzında dolandırmış. Bu olaydan anladım azı dişi çıkmayan bebeklerin badem yiyemeyeceğini. Biz o yaşlardayken anamız da çiğneyip vermezdi herhalde…

1965 yılına kadar kendi bademlerimizi kardeşlerin ve anam-babam rahmetlilerle toplardık. Badem Ağustos ayının başında uzun çubuklarla çırpılır; yere düşenler, otların arasından teker teker toplanırdı. Hiç akrep korkusu yaşamadan çıplak elle toplardık bademleri. Cuvallara doldurur; eve götürür; kapçıklarından ayırırdık. Kapçıklar taze iken toplanırdı ki taze kapçıkları koyunlar ve keçiler yerdi. Kapçıklarından ayrılan bademler güneşe serilip kurutulur; sonra çuvallara doldurulup kilerde muhafaza edilirdi. Uygun kış günlerinde bademler ihtiyaca göre kırılır, sert kabukları sobada yakılırdı. Dikkat edin lütfen. Dış kabukları; yani kapçıklarını koyun ve keçi yiyor, sert kabukları sobada yakılıyor, içi de bir güzel yeniyor. Yani bademin hiçbir şeyi çöpe gidip zayi edilmiyor.

Kışın okula giderken veya misafirlikte kuru üzümle beraber yediğimiz o bademlerin lezzeti ve rayihası hâlâ dimağımda saklıdır.

Çocukluğumda sadece kendi bademlerimizi toplarken yardım etmezdim. Herhalde 7-8 yaşımda Haççaba (Hatice abla)’ların bademlerini toplamaya da birkaç çocuk yardım ederdik. Çırpılıp da yere düşen bademleri keskin gözlerimizle ve güle-oynaya toplardık. Sabahtan gittiysek mutlaka öğle yemeğinde peynir-ekmek yerdik. Tarlada üç-beş kişi için yemek yapılacak değil ya… İş bitince ceplerimize badem doldururlar ve biz çocuklara başaklama hakkı verirlerdi. Çocuklar genellikle bu hakkın kimlerde olduğunu bilirler ve başkasının başaklama hakkına tecavüz etmezlerdi.

BADEM BAŞAKLAMA

Başaklama, badem ve zeytin toplandıktan sonra dalda veya yerde kalanları toplama hakkı idi. Bazı çocukların bu hakkı bildiklerinden, badem toplarken bazı bademleri toplamayıp yerde bıraktıkları söylenir ve bunun çok ayıp ve günah olduğu da ilave edilirdi.

Çocukluğumda sadece badem başaklaması yaptım. Onu da Haççaba’nın ve kendi ağaçlarımızdan. Şahsen ben başakladığım bademleri sadece kendim ve kardeşim rahmetli Adem için topladım. Badem veya zeytin başağı yapıp topladıklarını satanlar da vardı.

Başak kültürünün sadece bizlerde olmayıp meselâ Hatay civarında da olduğunu ve Arapça “afara” kelimesiyle ifade edildiğini sanatçı Uğur Aslan’dan öğrendim. Babası, son çocuk olduğu için ona “Afara” dermiş. Bu kelime bizim başak’a benzeyen “harman kalıntısı”nın anlam alanındaki bir anlamda kullanılırmış. Yani afara da bir tür başak’mış.

***

Badem başaklama’dan Latince adlarına geçen bir hayat…

Pazar günü kardeşim Sabahat’ın bademlerini toplarken maziye gittim; bu yazı çıktı.