Evden sokaklara, meydanlardan dijital ortamlara kadar sirayet eden tuhaf bir cinnet ikliminin ortasındayız. Toplum olarak adeta patlamaya hazır, fitili ateşlenmiş birer bomba gibiyiz.
Temelde aynı toprağın çocukları olmamıza, aynı insani değerleri paylaştığımızı iddia etmemize ve benzer şeylere inanmamıza rağmen, neden bir adım sonrasında acımasız birer çatışma aktörüne dönüşüyoruz?
Üzerinde en kolay uzlaşılması gereken “sevgi” ve “merhamet” gibi kavramlarda dahi derin fay hatlarıyla ikiye bölünüyoruz.
Örneğin; bir yanda sokakta yürürken sahipsiz köpeklerin saldırısına uğrayan, ağır yaralanan, hatta can veren çocuklarımız; diğer yanda ise bu trajediyi görmezden gelip, belediye görevlisinin elindeki hayvana gövdesini siper eden bir kitle.
Yaralanan, hayatı kararan birinin acısına gözünü kapatıp sadece kedi ve köpek figürleri üzerinden bir merhamet şovu inşa etmek, ne yazık ki gerçek bir sevginin veya sorumluluğun tezahürü olamaz.
Bu tavır, olsa olsa evrensel sorumluluktan ve insan olmanın getirdiği yükümlülüklerden kaçış için uydurulmuş bir bahanedir. Çünkü acı çeken insana sırtını dönüp, sevgiyi sadece kedi-köpek paravanının arkasına gizlemek, özünde derin bir bencilliğin, psikolojik bir acizliğin ve duyarsızlığın yansımasıdır.
Oysa gerçek sevgi kuşatıcı, gerçek sorumluluk ise evrenseldir. Kalbinde sahici bir merhamet taşıyan insan, sevgiyi hiçbir eksikliğin, hiçbir içsel öfkenin perdesi veya paravanı olarak kullanmaz.
Sormak gerekiyor: Yeryüzünde binlerce canlı türü varken, neden sadece kedi ve köpek sevgisi? Hayvanlara karşı sorumluluklarında bu denli uçlarda dolaşan, adeta nöbetler geçiren bu insanlar; neden kendi türüne yani insana karşı bu kadar acımasız ve duyarsız?
Oysa insan, yaratılışı gereği tüm ekosisteme, tüm canlılara karşı sorumludur. Ve bu hiyerarşinin en başında, şüphesiz ki yine insan gelir.
Bu durum, sosyo-psikolojik açıdan incelenmeye muhtaç bir sorun. Kendini sadece kedi-köpek sevgisi üzerinden tanımlayan ve bu alanı korumak adına etrafına nefret kusanların zapt edilemeyen öfkeleri, sanki kökleri derinde olan bir sevgisizliğin işareti.
Sevgisiz büyümüş, sağlıklı bağlar kuramamış, aidiyet duygusundan mahrum kalmış insanlar, yetişkinlik hayatlarında insani ilişkilerin getirdiği sorumluluktan kaçarlar. Çünkü insan ilişkileri emek ister, sabır ister, sadakat ve karşılıklı anlayış ister.
Hayvanla kurulan ve sınırları tamamen kişinin kendi kontrolünde olan tek taraflı ilişki ise bu zorluktan kaçanlar için muazzam bir sığınaktır. Fakat bu sığınak, bir süre sonra dış dünyaya, özellikle de insana karşı beslenen bir kin ve nefret barınağına dönüşür. “Hayvanseverlik” adı altında sergilenen o saldırganlık, içteki derin travmaların dışa vurulmasından başka bir şey değildir.
Oysa medeniyetimizin ve evrensel ahlakın özü bize şunu fısıldar: Sevmeye insandan başla! Selam ver, hatır sor, ilgilen, ikram et, derdini dinle, yardımcı ol, işini iyi yap.
Hayatın merkezindeki insana karşı sorumluluğunu yerine getirmeyen, işini savsaklayan, toplumun huzurunu baltalayan birinin kalkıp sevgiden, merhametten ve sorumluluktan bahsetmesi ne büyük çelişkidir!
İnsan zihni ve kalbi, bütün canlıları bağrına basabilecek bir genleşme kabiliyetine sahiptir. Bu yüksek bilince ve farkındalığa erişen bir insan, kâinattaki her canlıya kendinden bir parça olarak bakar. Gözü kör eden öfkenin, zapt olunamayan kinin bittiği yer, işte bu evrensel şuurun başladığı yerdir.
Kalbimizdeki nefreti, kedi-köpek mamalarına verdiğimiz paralarla temize çıkaramayız. Gerçek merhamet, sevgiyi insandan başlayarak tüm kâinata yaymakla mümkündür.
22.07.2026