Aile-akrabalık ilişkileri…

Sosyal ilişkiler…

İş hayatı/kurumsal ilişkiler…

Hayatın hangi alanına bakarsanız bakın, hep bir hikâyenin tam ortasında buluveriyor insan kendini. Çoğu zaman da o kurgunun başkahramanı olarak…

Bir sürü mesnetsiz iddia… -mış'lı, -miş'li yargı cümleleri… Ağır ithamlar…

Oldukça profesyonelce kurgulanmış şaşırtıcı hikâyeler…

Hiç yapmadığınız, hatta kırk yıl geçse aklınızın ucundan bile geçmeyecek şeyler, birden karşınıza somut bir iddia olarak çıkıyor. Tanık ifadeleri çoktan alınmış, sözde deliller (!) toplanmış, hayalî iddianame çoktan hazırlanmış. Hakkınızdaki o gıyabi yargılama başlatılmış bile.

Şaşkınlıkla bakarken, hayretle dinlerken “Ben mi?..” demeye bile vaktiniz, mecaliniz olmuyor.

Bazen bu algı oyunu öyle maharetle anlatılıyor, hikâye öyle güzel süsleniyor ki, insan bir an kendinden bile şüphe etmeye başlıyor.

İşte tam o eşikte, muhatabın yüzüne bakıp şu soruyu sorası geliyor insanın: Neden böyle bir yola başvurur insan? Düşülen başkasını suçlama acziyeti neden?

Kendi açımızdan baktığımızda ise şu soru akla geliyor: Kaçtığımız şeyin dönüp dolaşıp bizi bulması, kendimizi bulaştırmamak için yakınından bile geçmediğimiz o şeyin tam karşımızda dikilmesi ne tuhaf değil mi?

Bu, kaderin insanı durultmak için oynadığı tuhaf bir oyun.

İnsan, bu hayatta çoğu zaman olmak istemediği, nefret ettiği şeyle suçlanıyor.

İnsan, en çok kendine yakıştıramadığı, “Benden uzak olsun.” dediği o ağır şeyle imtihan oluyor.

Bunun ilahi bir sebebi, psikolojik bir açıklaması var mı bilmiyorum ama düşüncem şu:

Aciz, zayıf ve fani olan insan; bu ödünç hayatta, bu emanet nefeste dünyalık hiçbir şeyi “olmazsa olmaz” görerek putlaştırmamalı. Hiçbir sıfat, hiçbir makam, hiçbir ilişki için aşırı iddialı olmamalı.

Bir şeyin varlığı veya yokluğuyla ilgili, kibrin kokusunu taşıyan kesin ve alternatifsiz cümleler kurmamalı.

Meselenin ruhu en çok acıtan, insanı asıl vuran bir başka tarafı da şu:

Bu tuhaflıkların, bu kurgulanmış senaryoların arkasında çoğu zaman en sevdiğiniz insanların bulunması.

“Dost” diye bağrınıza bastığınız… Yüreğinizi, en mahreminizi hesapsızca açtığınız… Her tökezlediğinde yanında olduğunuz o insanlar…

İşte bu imtihan, diğer tüm hayal kırıklıklarından daha büyük. Çok daha derin bir acı veriyor insana. Çünkü insanı asıl kanatan aldığı yaranın derinliği değil, o keskin darbenin dostun elinden gelmesi oluyor.

İnsanın yüreğinde en derin, en amansız yarayı en çok sevdikleri açıyor çoğu zaman. Ve gitgide derinleşen, zamanın bile telafi edemediği, bir türlü onarılamayan o devasa hayal kırıklıkları… En çok onlar kırıyor insanın yaşama sevincini.

Canları sağ olsun.

Demek ki bize bu durakta “öğrenmek”, olgunlaşmak düşüyor.

Belli ki bu acı deneyimle gelen öğrenme, o sahte bağlarda kaybettiklerimizden çok daha değerli.

Bir tek insanı kaybedip, ruhun derinliklerinde niceleriyle, hakiki olanlarla buluşmaya yol veren bilgece öğrenmeler…

Hem bir kapıyı kapatan Allah, arkasından nicelerini açmaya kadir değil mi? Neden insana böyle bir imkânın yolunu göstermesin?

17.06.2026