Geçtiğimiz hafta sonu izlediğim Kartavya (Görev) isimli Hint yapımı film, ilk bakışta standart bir polisiye filmi gibi duruyor. Ancak hikâyenin katmanları soyuldukça sadece bir suç-polis-adliye hikâyesi olmadığı görülüyor ve film insanlık tarihinin en kadim ikilemlerini karşımıza çıkarıyor:

Atalar düzeni mi aile mi? Sistem mi vicdan mı? Makamın/üstün talimatı mı adalet mi? Güçlü olanı korumak mı bir çocuğun hayatını kurtarmak mı? Öldürmek mi yaşatmak mı? Bu iki zıt duygu/durum arasında sıkışıp kalındığında ne yapacağız?

Filmde Polis Memuru Pawan Malik, korumakla yükümlü olduğu muhalif gazetecinin gözlerinin önünde katledilmesiyle boğucu bir çarkın içine çekiliyor. Bir yanda olayı örtbas etmesini isteyen emniyet müdürü ve açığa alınma kaygısı, diğer yanda ise kardeşinin evlenmek amacıyla farklı kasttan bir kızı kaçırması üzerine köy meclisinden yükselen ve iki gencin öldürülmesini isteyen töre baskısı...

Film üzerinden bir kez daha hayatın şu sarsıcı gerçeğiyle yüzleşiyoruz: İnsan bazen bir sistem içerisinde görev/sorumluluk bilinciyle gelecek kaygısı/üst baskı arasında sıkışabiliyor. Yani iç ve dış güçlerin savaşında arada kalabiliyor. Çoğu kez gelecek kaygısı ve güçlünün isteği üstün gelse de adalet, vicdan, ahlak sahibi pek az insan birinci seçeneği tercih ediyor.

Görüyoruz ki kâğıt üzerinde herkes adaleti, erdemi ve doğruluğu savunuyor. Ancak bu değerler, bir bedel talep eden somut olaylarla sınandığında saflar hızla seyreliyor. Çünkü ailesini, geleceğini, makamını, konforunu riske atmak her yiğidin harcı değil. Yine de o pek az insan; geleceğini/işini kaybetmeyi, vicdanını kaybetmeye tercih edebiliyor.

Peki; görev, sorumluluk, adalet, vicdan, ahlak tarafında kalarak tek başına mücadele eden insan, bu mücadelesinde bir destek bulabiliyor mu?

Maalesef hayır… Pawan’ın hikâyesi, bize hayatın bir başka gerçeğini daha gösteriyor: İnsan en büyük direnci çoğu zaman dışarıdakinden/düşmandan değil; en yakınından, kendi ailesinden, kurumundan veya birlikte yola çıktıklarından görüyor. En büyük darbeyi de onlardan yiyor. İlk ihanet eden de onlar oluyor. İşte insanın yakınındakilerle olan mücadelesi, hayatın en çetin imtihanlarından birine dönüşüyor.

Ancak Pawan, bütün bunlara rağmen doğrudan yana olmaktan vazgeçmiyor. Çocuklara cinayet işletip sonra onları öldüren suç şebekesiyle de kast sistemini yaşatan insafsız “töre”yle de mücadele ediyor. Kendisini açığa almakla tehdit eden müdürüyle de töre adına öz oğlunu öldürmeye kararlı babasıyla da çatışıyor. Ve bedeli kardeşini, babasını, 17 yaşındaki bir çocuğu ve yardımcısını kaybetmek olsa da Pawan güce/sisteme/kasta boyun eğmiyor.

Biliyoruz ki; güce, sisteme, baskıya direnenler; birçok kez bu mücadelesinde yalnız bırakılıyor. Bu yıkıcı yalnızlığa rağmen mücadelesine devam edenlerin bir kısmı ağır bedeller ödeyerek de olsa sonuca ulaşabilirken, çoğu dişliler arasında ezilip gidiyor. Sesini kimseye duyuramadan…

Oysa toplum, gücün değil de haklının yanında duran canlı bir omurgaya sahipse; doğruyu söylemenin ve gereğini yapmanın bedeli, bu yıkıcı yalnızlık ya da yok oluş olmayacaktır. Vicdanlı insanlar da arkasında duran adaletli insanlara ve topluma güvenerek sorumluluklarını rahatlıkla yerine getirebilecektir. Fakat haklının yalnız bırakıldığı ve güçlünün alkışlandığı bir iklimde sahip olunan erdemler, ancak bireysel kahramanlıkla savunulabiliyor ki bu da sürdürülebilir değil. Çünkü sistemlerin sağlıklı işlemesi için kahramanlara değil, doğruya/işini yapana sahip çıkan toplumsal bir bilince ihtiyaç var.

Gelgelelim, günümüz toplumlarında haklının yanında durma refleksi giderek zayıflıyor. Neyse ki, sosyal medya bu konuda bir nebze bu boşluğu dolduruyor. Bireysel çabaları öne çıkarırken, bedel ödetilme kaygısını da azaltıyor. Çünkü sosyal medyaya yansıyan bir olay, kısa sürede bir toplumsal tepkiye dönüşebiliyor. Ya da haklı olmaktan kaynaklanan birçok mağduriyet, sosyal medya sayesinde geç de olsa telafi edilebiliyor. Ancak yine de bu arada yaşananlar, işini yapanları ciddi olarak yıpratıyor. Yara tedavi edilse de izi kalıyor.

Unutmayalım ki; erdem bireysel bir duruşsa, toplumun adalet hissi de o duruşun arkasındaki omurgadır. İnsanı ve toplumu asıl koruyacak olan güç ise birey ve toplum olarak içimizde büyüttüğümüz vicdandır.

Kartavya, sadece bir polisin sürükleyici adalet mücadelesini anlatmıyor. Bize koltuğumuz, geleceğimiz ve en yakınlarımız ile vicdanımız arasında kaldığımız durumlarda kimden yana olacağımızı soruyor.

Gelecek kaygısına yenilmeyen o pek az insandan biri olabilmek ve kalıcı bir vicdan/adalet toplumu inşa edebilmek temennisiyle...

12.08.2026