Son zamanlarda mağazalara, marketlere, konfeksiyonlara bakıyorum.
Birileri çalışanların sandalyesine kafayı takmış.
Kasada sandalye yok.
Tezgâhın arkasında yok.
Reyonda yok.
Müşteri olmadığı anda iki dakika kıçını koyup dinlenecek yer yok.
Ulan memleketin bütün ekonomik problemlerini çözdünüz de sıra çalışanın sandalyesine mi geldi?
Enflasyonu hallettiniz.
Verimlilik uçtu.
Personel devir hızını çözdünüz.
Çalışan mutluluğunda İskandinav ülkelerini geçtik.
CEO’lar, genel müdürler, insan kaynakları direktörleri toplandı ve Türk çalışma hayatının son büyük problemini de tespit etti:
Kasiyer oturuyor, BİP!
Hemen sandalyeyi kaldırın!
Sonra şirketlerin internet sitesine giriyorsun:
“En değerli kaynağımız insan.”
Has… oradan!
İnsan en değerli kaynağınızsa önce o insanın oturacağı sandalyeyi geri verin.
Adam 8-12 saat ayakta.
Kadın 8-12 saat ayakta.
Ayağı şişiyor.
Dizi ağrıyor.
Beli ağrıyor.
Ama genel merkezdeki yönetici ergonomik koltuğunda oturmuş, mağazaya “personel oturmasın” talimatı gönderiyor.
Ulan senin kıçın kıymetli de kasiyerinki devlet malı mı?
Bir de bu memlekette oda var.
Birlik var.
Dernek var.
Federasyon var.
Ticaret Odası var.
Esnaf Odası var.
Çalışma Bakanlığı var.
İnsan kaynakları dernekleri var.
Var oğlu var.
İyi de arkadaş:
Siz ne BİP’e varsınız?
Bir şehirde binlerce insan mağazalarda, marketlerde, tekstilde, hizmet sektöründe bütün gün ayakta çalışıyorsa; bu insanlar müşteri olmadığı zaman bile sırf “çalışıyor görünsün” diye oturtulmuyorsa, ticaret hayatını temsil eden kurumların da çıkıp iki çift laf etmesi gerekmez mi?
Ticaret sadece patronun cirosundan mı ibaret?
Çalışan o ticaretin parçası değil mi?
“İyi işyeri”, yalnızca çok satış yapan işyeri midir?
Dünyanın bazı ülkelerinde mesele çoktan başka bir noktaya gelmiş.
Almanya’da işin niteliği oturmaya uygunsa veya iş akışı zaman zaman oturmaya izin veriyorsa çalışana oturma imkânı sağlanması çalışma düzeninin bir parçası.
Bilimsel araştırmalar da uzun süre ayakta çalışmanın bacak, diz, bel ve kas-iskelet sistemi üzerinde yarattığı yükü yıllardır ortaya koyuyor.
İtalya’daki büyük giyim mağazalarında yapılan bir araştırmada çalışanların vardiyalarının yüzde 80’inden fazlasını ayakta geçirdiği görülmüş. Vardiya sonunda çalışanların yüzde 75’inde orta-yüksek düzeyde alt ekstremite rahatsızlığı tespit edilmiş.
Yani dünya neyi konuşuyor?
Çalışanı nasıl koruruz?
Biz neyi konuşuyoruz?
Kasiyerin sandalyesini.
Yıl olmuş 2026.
Yapay zekâ konuşuyoruz.
Robot konuşuyoruz.
Uzaya gidiyoruz.
Biz hâlâ:
“Personel oturursa kötü görünür.”
Ulan bundan daha geri kafalı bir işletmecilik anlayışı olabilir mi?
Bir de müşteri olarak benim adıma karar vermeyin.
Ben kasiyerin oturmasından rahatsız olmuyorum.
Satış danışmanının müşteri yokken oturmasından rahatsız olmuyorum.
Garsonun boşluk bulduğunda beş dakika dinlenmesinden rahatsız olmuyorum.
Tam tersine;
bir insanın önümde 8-12 saat cezalandırılmış gibi ayakta dikilmesinden rahatsız oluyorum.
Ben hizmet almaya geliyorum.
Köle görmeye değil.
O yüzden mesele sandalye değil aslında.
Mesele zihniyet.
Çalışanın yorulmasını çalışkanlık sanan zihniyet.
Ayakta durmayı disiplin sanan zihniyet.
İnsanın bedenine gereksiz yere eziyet etmeyi kurumsallık sanan zihniyet.
Ve en komiği:
Bunu yapan şirket ertesi gün sosyal medyada paylaşım yapıyor:
“Çalışanlarımız bizim ailemizdir.”
Ulan insan ailesine bunu yapar mı?
Buradan Ticaret Odalarına, Esnaf Odalarına, şirket yöneticilerine, insan kaynakları departmanlarına ve Çalışma Bakanlığına çağrı yapıyorum:
Bu meseleyi konuşun.
Çalışanın işini aksatmadan oturabileceği alanları oluşturun.
Kasiyerlere uygun oturma düzeni sağlayın.
Mağazalarda dinlenme imkânını “lüks” olmaktan çıkarın.
Ve şirketler:
Şu sandalyeleri geri koyun.
Alt tarafı sandalye lan.
Şirketiniz batmaz.
Hisseniz çökmez.
Müşteriniz kaçmaz.
CEO’nun primi düşmez.
Ama çalışanınız akşam eve biraz daha az ağrıyla gider.
Bazen insanlık gerçekten bu kadar basittir.
Bir sandalye kadar.
Bundan sonra girdiğim her mağazada bakacağım.
Sandalye yoksa soracağım:
O SANDALYEYİ KİM KALDIRDI?
Çünkü çalışan insandır.
Dekor değildir.
Hele köle hiç değildir.