Çıplak, çaresiz ve bütünüyle başkalarına muhtaç bir canlı olarak dünyaya gözlerimizi açıyoruz. Bu halimizle dünyaya “insan” olarak değil, “beşer” olarak geliyoruz.

Beşer olarak yani işlenmemiş halimizle, hamlığımızla, etimizle ve kemiğimizle… Eksik olarak, kusurlarımızla, dürtülerimizle….

Dünyaya adeta fırlatılan insan; hayat yolculuğunda düşe kalka, yanıla şaşa, pişe pişe, yaşadıklarını anlamlandırarak bir tekâmül sürecine giriyor.

“Beşer” olarak dünyaya gelen bu canlının yegâne gayesi ise bu dünyadan göçerken “insan” olabilme şerefine ve olgunluğuna erişebilmektir. Bu yönüyle gelişim, insanın kendi eksiğini adım adım tamamlaması; tekâmül ise hamlığını ilmek ilmek olgunluğa dönüştürme mücadelesidir.

Peki, beşerlikten insanlığa giden o çetin yolculuk nereden başlıyor?

İnsan olmak, her şeyden önce kendi gerçeğimizi bütünüyle kabul etmekle başlıyor.

Çünkü modern dünyanın bize dayattığı kusursuzluk, her şeye yetme, mutlak başarı ve sürekli mutluluk illüzyonlarının aksine, ortada yalın bir hakikat var: İnsanın eksikliği ve acizliği…

Bunun için dünyaya gözlerimizi açtığımız o ilk andan itibaren muazzam bir yabancılığın, muhtaçlığın ve bitmek bilmeyen bir mücadelenin içine doğuyoruz.

İşte beşerlikten insanlığa giden yolculuk, hayatın tam da merkezinde durup bu mücadeleyi kabullenmekle başlıyor. Kendini olduğu gibi kabul edebilmekle başlıyor.

İşte değişim ve akabindeki gelişim de burada ortaya çıkıyor: Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmekle…

Özetle; hayat yani insan olabilme süreci bir mücadeleden ibaret. Değişim ve tekâmül de bu mücadelenin bir sonucu. Nitekim insanlığın yegâne rehberi Kur'an-ı Kerim de insanın varoluşsal bir gerçeğini açıkça ifade ediyor:

Hiç kuşkusuz biz insanı zahmetli bir hayat için yarattık.” (Beled suresi, 4)

Burada yer alan “kebed” kelimesi acı, sıkıntı ve zahmet anlamına geliyor. Yani acılarla ve sıkıntılarla dolu, zahmetli bir hayat… Bu zahmete katlanmak üzere verilen bir mücadele…

Günlük yaşamda kullandığımız “hayat mücadelesi” ifadesi de buradan geliyor.

İşte bu gerçeği kabullenerek hayata devam etmek ise insana mücadele gücü ve irade kazandırıyor. Bu güç ve iradeyle yola devam eden insan da acılara, sıkıntılara dayanma ve zahmetleri aşma imkanına kavuşuyor.

Özetle; insan olmak, kabul etmekle başlıyor. Eksikliğini kabul etmekle… Acizliğini kabul etmekle… Acıları ve kayıpları kabul etmekle… Hayatın bir saldırı olduğunu kabul etmekle…

İnsan bu dünyaya ait değil, bir yabancı. Kendine ait olmayan bir yerde, ev sahibi gibi davranıyor. Bu yüzden de içten ve dıştan saldırı altında. İnsana düşen ise bunun farkında olarak, hayatın tam da merkezinde olmak ve mücadele etmek.

Tam oldu dediği anda yeni bir sarsıntıyla karşı karşıya kalabileceğini kabul etmek… Hayatın hiçbir zaman günlük güneşlik olmayacağını kabul etmek…

Hayatın mayasında zorluk, insanın doğasında da bu zorluğa karşı bir direnç olduğu gerçeğini kabul etmek… Gelişimin konfor alanında değil, ancak bu amansız mücadelenin tam ortasında mümkün olduğunu bilmek…

Kabul etmek, pes etmek ya da pasif bir çaresizliğe gömülmek değildir. Aksine kabul, rasyonel bir farkındalıktır; beşerlikten insanlığa geçişin eşiğidir.

Yaşanan acıları, kayıpları ve hayatın getirdiği sarsıntıları birer “hata”, “ceza”, “eksiklik”, “acizlik” olarak görmeyi bırakıp, onları hayatın doğal birer parçası olarak anlamlandırabilmektir. Kendini, sınırlarını ve yaratılış gayesini bilip, bükülmez bir vakarla “olsun” diyebilmektir.

İşte insanın bu kabulüyle hayat başka bir yöne doğru evrilir.

10.06.2026