Sıkça “Nasıl davranacağımı senden öğrenecek değilim.”, “Giyimime karışamazsın.”, “Sana ne!”, “Sana mı soracağım?”, “Bana müdahale etmeye hakkınız yok.” gibi tepkilerle karşılaşıyoruz. Çünkü hızla bencil, kuralsız, saygısız bir toplum olmaya doğru koşuyoruz. Sözde “özgürlük” adıyla yapıyoruz bunları. Had bilmenin en büyük erdem olduğu bir toplumdan, sınırsızlığın makul/marifet sayıldığı bir topluma…
İnsanın ve toplum düzeninin en büyük düşmanlarından biri de modern çağın parlattığı bu “sınırsızlık” yanılsaması. Bu yanılsama/cahillik, günümüz insanının zihnini ve ruhunu kirletiyor. Kişilik ve karakterini aşındırıyor. Saygıyı ve kuralları değersizleştiriyor.
Bütün bu kirli/zehirli anlayışın temelinde ise her talebinin anında karşılanmasını isteyen, tahammülsüz, derhal hizmet alma arzusuyla dolup taşan ve kendini dokunulmaz sanan bir düşünce var. Aile içerisinde aşırı yüceltmeler, dizginlenmeyen dürtüler, aşırı tatminler ve ihtiyaçların hiç bekletilmeden karşılanması kişide bu duygu ve düşüncelerin yerleşmesini sağlayan nedenler.
İşte bütün bu yanlışlar, kişide zamanla tehlikeli bir “hak görme” yanılsaması yaratıyor. Bencillik, narsistlik, yıkıcı bir özgürlük anlayışına evrilen bu sınırsızlık ve hak görme anlayışı; çocukluktan itibaren kişilik gelişiminin ve vicdan duygusunun oluşumunun önündeki en büyük engel.
Oysa sağlıklı bir benlik gelişimi, insanın dürtüleri/istekleri/ihtiyaçları ile dış dünyanın gerçeklerinin çatışmasıyla başlar. Çocuğun veya yetişkinin sadece isteyen/haz odaklı tarafıyla, dış dünyanın gerçekliği belirli bir düzeyde çatışmalıdır ki zihinsel-ruhsal bütünlüğü olan bir benlik/kişilik inşa edilebilsin.
Sağlıklı bir benlik/kişilik oluşumu için de mutlaka tatminler ertelenmeli, dürtüler kontrol altına alınıp dönüştürülmeli ve talepler kabul edilebilir sınırlar içerisine çekilmelidir. Kişi, böylelikle her aklına geleni yapamayacağını, isteklerinin bir sınırı olduğunu ve en önemlisi başkalarının da ihlal edilmemesi gereken sınırları olduğunu içselleştirmelidir. Bu süreç, aynı zamanda ahlaki olgunlaşma sürecidir.
Meseleye bu açıdan bakıldığında engellenme ve yaşanan hayal kırıklıkları, sanılanın aksine bir travma değil sağlıklı psikolojik gelişimin vazgeçilmez bir gereğidir. Benlik ancak bu şekilde güçlenir. Kişide “öteki” ile doğru ve hürmetkâr bir iletişim kurabilme yetisi böyle şekillenir. Başkalarının varlığını/sınırlarını/haklarını kavrama becerisi, bu sınırlamayla öğrenilir. Hayat disiplini böyle oluşur.
Vicdan gelişimi de böyle sağlanır. Çünkü vicdan; ötekinin farkında olma, onun sınırlarını bilme, yaptıklarının bir sonucu olduğunun bilincine varma ve böylelikle başkalarını incitmekten kaçınma yeteneğidir.
Bunu tesis edebilmek için de dürtülere sınır koymak, “hayır”a alışmak, bireyi dış dünyanın gerçekleriyle yüzleştirmek, uyarmak, ikaz etmek, sınırları zorladığında engellemek, gerektiğinde haddini bildirmek, kuralları hatırlatarak bunlara uymaya zorlamak hayatımızda mutlaka olması gereken hususlardır.
Çünkü insan ancak bu sağlıklı süreçlerle yüzleştiğinde; yaptığını, öğrenebileceği bir derse dönüştürebilir. Ancak bu yolla farkındalığını güçlendirip kendini yeni öğrenmelere hazırlayabilir. Hata yapabileceğini kabullenebilir. Hatalarının farkına varıp samimi bir pişmanlık duyabilir. Sonuç ile sorumluluk arasındaki bağ böyle kurulur ve kişi kendini hayatın merkezine yerleştiren o egoist anlayıştan o zaman uzaklaşabilir.
Nitekim burada Ziya Paşa’nın tarihî tavsiyesini kulağa küpe yapmak gerekiyor: “Nûs ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötekdir.” Buradaki “kötek” kavramını klasik anlam ve çağrışımından farklı bir okumayla ele almak gerekir.
Önce güzel söylemek, anlatmak, bilgilendirmek… Sonra hatırlatmak, uyarmak, ikaz etmek, tenkit etmek… Buna rağmen sınırlar aşılmaya devam ediyorsa, “kötek” faslına geçmek yani tenkitin ötesinde kararlı bir “engelleme/önleme” yapmak... Toplumun ve bireyin selameti için haddi aşan arzulara, sınır tanımayan bencilliklere, kuralları çiğneyene “Dur!” diyebilmek... Yunus Emre’nin “kendin bilmek” uyarısına kulak vermeyenlere, eylemin kendi nev’inden “Haddin bil!” demek...
Benim “kötek” tanımım, eylemle uyumlu-orantılı ve aşamalı olarak her türlü “önleme”yi içeren bir tepki silsilesidir. Nedenine, kime yapıldığına ve kimin yaptığına göre şekli ve oranı değişen bir kötek… Kanaatimce insan fıtratına ve pedogojik gerçekliğe en uygun eğitim tanımı da Ziya Paşa’nın bu tanımıdır.