Yaşadığımız bir sorunla ilgili konuşurken arkadaşım, sorunun kaynağı kişi hakkında “pasif-ezik” tabirini kullandı. Bu ifadeyi daha önce duymamıştım. Araştırmaya başladım.
Psikolojide doğrudan “pasif ezik” adı altında tanımlı bir kişilik bozukluğu ve klinik teşhis kategorisi yokmuş. Günlük dilde “pasif-ezik” şekilde tanımlanan tutum ve davranışlar; psikolojide pasif-agresif kişilik, çekingen kişilik veya bağımlı kişilik özellikleriyle ilişkilendiriliyor olabilir. Ancak arkadaşın ifadesi, bundan da öte bir tanımlama.
Toplumda “ezik” olarak nitelendirilen kişilere baktığımızda genellikle özgüveni-özsaygısı düşük, bilgi ve deneyim konusunda yetersiz, kendi sınırlarını çizmekte zorlanan ve bastırılmış öfkenin tesiriyle kabuğuna çekilen kişiler olduğunu görüyoruz.
Bu kişiler, temelinde derin bir yetersizlik ve değersizlik duygusu yaşıyorlar. Kabul görmeme, reddedilme veya üstleriyle çatışma yaşama korkusu nedeniyle sanal krizler çıkarıyorlar.
Duygularını ve hoşnutsuzluklarını doğrudan ifade edemedikleri için sessiz kalarak cezalandırmayı, küsmeyi ve iğneleyici konuşmalar yapmayı tercih ediyorlar. Sorumluluk alıp başarısız olmaktansa, olayların “pasif” bir kurbanı olmayı tercih edebilirler. Onun için sürekli mağdur rolünü oynuyorlar.
Özgüven ve özsaygı yetersizliği ve liyakatsizlik nedeniyle yaşayabileceği olası sorunlardan ve üstleriyle yaşayabileceği olası çatışmalardan uzak olabilmek için sürekli bir kaygı, şüphe ve stres altındalar. Bu durum zamanla paranoyak bir kişiliğin oluşmasına neden oluyor.
Böyle bir kişiliğe sahip birçok insan; kendi varlığını gösterebilmek, tutunabilmek, kendi sınırlarını çizebilmek ve kabul görmek için ilginç savunma mekanizmaları geliştiriyorlar.
Az çalışıp, çok iş yapıyor izlenimi veriyorlar. Her şeyleri yapmacık ve göstermelik. Kendi yaptıklarını insanların gözüne sokarken başkalarının yaptığını sürekli değersizleştiriyorlar.
İş ilişkisi olmayanlara, kendi biriminde çalışmayanlara karşı son derece ilgili, nazik ve samimi davranırken; kendi çevresine karşı oldukça mesafeli ve soğuk davranıyorlar.
Usta birer şovmenler. İyi rol yapıyorlar. İş tatmini yaşayamadıkları için gösteri yaparak tatmin oluyorlar. İyi maske takıyorlar. Bunun için de her sabah uzun uzun makyaj yapıyorlar. Sık sık kostüm değiştiriyorlar.
Kıskançlar. Dikkat-ilgi görmediklerinde suni sorunlar çıkarıyorlar. Etrafını huzursuz ederek yapay gündem oluşturuyorlar.
Eksikliğini kapatmak için sürekli kavga çıkarıyorlar. Ona göre her şey bir çatışma ve kavga nedeni olabiliyor. Bitmeyen onay arayışları, şikayetleri, şüpheleri, ithamları ve örtük dirençleri sizi duygusal olarak tüketiyor.
Manipülasyon ustaları... Kendi gündemini muhataba yansıtmakta, kendi düşünce ve niyetini muhataba yöneltmekte çok mahirler. Öyle ki, kendinizden şüphe etmeye başlıyorsunuz. İnsana “Ben mi…” dedirtiyorlar.
Peki, onların şerrinden nasıl kurtulabiliriz?
Öncelikle net ve somut sınırlar çizmek gerekiyor. Her ne kadar genel yaklaşıma uygun olmasa da bu kişilerle “mekanik” bir iş ilişkisi içerisinde iletişim kurulmalı.
Duygusal tepkiler verilmemeli, imalı davranışları ve örtük niyetleri açığa çıkaran bir dil kullanılmalı.
Kendilerini çaresiz veya mağdur konumuna sokarak sorumluluklarından kaçmalarına fırsat verilmemeli.
Ağızdan çıkan sözlerin çarpıtılmasının önüne geçmek için önemli konular mutlaka yazılı mecralarda (e-posta, mesaj vb.) paylaşılmalı.
Bu kişiliğe sahip olanların asla tutumunu değiştirmeyeceği unutulmamalı. O nedenle onlarla “iyi” olmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Sonu gelmeyen bir arayıştır. Dolayısıyla da bu insanların gözünde “kötü” olmaktan korkmamalı. Çünkü onlarla “iyilik”le mücadele etmek mümkün değil. Eğer onlardan uzaklaşma, ortamı-işi değiştirme imkânı yoksa geriye onların anladığı dilden konuşmaktan başka çare kalmıyor. Bu konuda kendime edindiğim düstur şu:
“Kötü” olmayı göze alamadığın insanlarla “iyi” olamazsın!
29.07.2026