Yine Cahit Zarifoğlu’dan bir hikâye… “Bir Değirmendir Bu Dünya”dan…
Masal bu ya… Tilki ile aslan birlikte seyahate çıkmışlar. Heybelerini eşeklere yüklemişler. Bir de güzel kurulmuşlar eşeğin sırtına, dağ bayır sürmüşler.
Yolda her işi sırayla yapmak üzere aralarında anlaşmışlar. Geceleri kamp kurunca ikişer saat ara ile içlerinden biri çadırın etrafında elinde silahla dolaşıp arkadaşını beklermiş.
Günlerden bir gün kayalarla çevrili bir vadiye gelip konaklamışlar. Görmüşler ki küçücük bir çöp parçası kırılsa, sesi kayaların yüzünde dalgalanıp duyulur. Tilki “Ohh!” demiş, “Artık sırayla nöbet tutmaya gerek yok. İkimiz de uyusak bile tehlike yok sayılır. Zira hiç kimse ses etmeden yaklaşamaz bize.”
Aslan demiş ki, “Madem öyle, korkun yok; benim nöbetimde ben de uyurum seninle. Ancak ben, senin kadar emin değilim tehlikeden. Sıra sende olunca sana uyumak yok, bekleyeceksin beni.”
Tilki razı olmuş. İlk nöbet tilkideymiş, uyumadan iki saat beklemiş çadırı. Sıra aslana gelince onu uyandırmamış, kendisi de girmiş çadıra ve uyumuş. İki saat sonra uyanıp tekrar nöbet tutmaya başlamış. Sıra aslana gelince yine uyandırmamış onu. Böylece sabaha kadar deliksiz uyumuş aslan.
Ertesi sabah tilki, bütün gece bölük bölük uyumasına rağmen etrafı toplamaya başlamış erkenden. Aslan gerine gerine onun gürültülerine uyanınca demiş ki, “Ne yapıyorsun?”
“Toplanıyoruz ya gitmek için…” demiş tilki. Aslan, “Yok!” demiş; “Burası çok hoşuma gitti benim. Tuzaklardan ve avcılardan uzak. Onların ilk ayak seslerini haber veren kayaların arasında yaşayalım.” demiş.
Tilki, “Ancak benim nöbeti de kaldırmak şartıyla…” demiş. Aslan: “Senin nöbeti de kaldırmak ha… İşte bu olmaz. Nöbet tutmayı reddedersen gücenirim sana.”
“İyi ama…” demiş tilki; “Madem her tehlikeyi haber veren kayalar var yanımızda. Neden benim nöbet tutmama gerek olsun?”
Demiş ki aslan: “Eşitliğin de bir derecesi var. Aslanca davranıp sahip olduğum her hakkı sana da tanırsam, kendini aslan sanmaya başlarsın. Kısa zaman sonra kocamış papağanlar gibi bağırır da aslanlar gibi kükrediğini sanırsın. Su içmek için göle eğildiğinde suda kendini aslan yeleleriyle görürsün. Nihayet benimkiler gibi sandığın kasların için şimdi hissene düşen etin on katını istemeye başlarsın. Seni kırmak istemeyip önüne o kadar eti koysam yiyemezsin. Ruhi dengen de bozulur. Aklın karışır avcılarla karşılaşsan, bana öykünüp onlara saldırır ve kepaze olursun. Şimdi söyle bakalım, benimle eşit olmaya razı mısın?”
Zarifoğlu, masalı şöyle tamamlıyor: “Kim bilir, tilki ne cevap verdi. Masal nasıl sürdü gitti... Biz hiç olmazsa tilkinin ağzından bir cevap bulmaya bakalım. Eğer kayda değer bir cevap bulabilirseniz, sonuçtan bana da verin, olmaz mı?”
Bu aslan ve tilki masalı size kimleri, neyi, hangi ilişkileri anımsattı bilmem ama aslanın “Eşitliğin de bir derecesi var.” hatırlatmasıyla zihnimdeki karşılığını buluverdi bu masal. Benimle benzer iş/yaşam tecrübesine sahip birçok okur da hemen benzer çıkarımlarda bulunacaktır.
Masal; kendilerini her daim ve her yerde aslan görenlerin, tilki gördükleri “diğerleri”ne bakışını temsil eden harika bir temsil.
Zarifoğlu’nun beklediği gibi tilkinin ağzından bir cevap bulabilir miyiz, emin değilim. Zor görünüyor. Ancak şunu biliyoruz ki, “Eşitliğin de bir derecesi var.” uyarısı aslında bir “Haddini/yerini bil! Sen benimle aynı haklara sahip olamazsın.” uyarısı.
“Aslanca davranıp sahip olduğum her hakkı sana da tanırsam, kendini aslan sanmaya başlarsın.” ikazı, aynı zamanda “Benim verdiğime razı ol!” hatırlatması.
Biz, aslanla aynı haklara sahip olmak istemiyoruz. Kendi hakkımızı istiyoruz. Biz, aslanın hakkı olandan bir kısmını da istemiyoruz. Bizim de bazı haklarımız olduğunu söylüyoruz. Hissemize düşenden fazlasını da istemiyoruz. Hissemizi istiyoruz.
Kimse endişe duymasın; biz aslana saygıyı da biliriz, haddimizi de… Su içmek için göl kenarına geldiğimizde aslana “Siz buyrun!” diye ön vermeyi biliriz. Su içmek için göle eğildiğimizde suya kendimizi aslan olarak da görmeyiz.
Ve aslana diyoruz ki: “Öyle ya da böyle… Yol arkadaşı olduğumuzu unutma!”
29.05. 2024