1926 yılında Muğla’da yaşayan bir insanın dünyası ne kadar büyüktü? Belki mahallesi, çarşısı, köyü, birkaç komşu kasaba ve yolu İstanbul’a düşmüş birkaç kişinin anlattıkları kadar… İstanbul ise Muğla’ya göre çok daha büyük bir dünyanın kapısıydı. Vapuruyla, tramvayıyla, gazeteleriyle, limanıyla başka coğrafyalardan haber alan bir şehir olsa da onun dünyası da bugünün ölçüleriyle sınırlıydı. Türkiye henüz genç Cumhuriyet’in ilk yıllarını yaşıyor; dünya ise Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarını taşırken yeni bir çağın eşiğinde duruyordu.
Aradan yüz yıl geçti.
2026’nın Muğla’sında oturan bir insanın dünyası artık Muğla değildir. İstanbul’da yaşayanın dünyası da İstanbul değildir. Cep telefonunun ekranını açtığımız anda coğrafi konumumuzla kültürel konumumuz birbirinden ayrılıyor. Bedenimiz Muğla’da bir evde, İstanbul’da bir vapurda veya Anadolu’nun herhangi bir kasabasında bulunurken zihnimiz birkaç saniye içerisinde New York’a, Tokyo’ya, Londra’ya, Seul’e, Afrika’ya veya Orta Asya’ya ulaşabiliyor.
Bir asır içinde yalnız şehirlerimiz değil, insanın dünyada bulunma biçimi değişti.
1926’nın insanı daha çok bir yerin insanıydı; 2026’nın insanı giderek bir ağın insanına dönüşüyor.
Fakat bu büyük dönüşümün ortasında değişmemesi gereken bir şey var: İnsanın insana karşı ahlaki sorumluluğu.
Ve belki de bu sorumluluğun gündelik hayattaki en sade fakat en güçlü adı nezakettir.
Muğla’nın Sokağından Dijital Dünyanın Meydanına
1926’nın Muğla’sını düşünelim. İnsan ilişkilerinin büyük bölümü yüz yüzeydi. Çarşıda alışveriş yaptığınız esnafı tanırdınız. Komşunuz yalnızca yan evde yaşayan biri değil, hayatınızın bir parçasıydı. Bir cenaze, düğün, bayram veya hastalık kişisel olmaktan çıkar, mahallenin ortak meselesine dönüşürdü.
Bu hayat elbette kusursuz değildi. Geleneksel toplumun kendi baskıları, eşitsizlikleri ve dışlayıcı tarafları vardı. Geçmişi bütünüyle ideal bir nezaket çağı olarak görmek yanıltıcı olur. Fakat insan ilişkilerinin önemli bir özelliği vardı: Öteki karşınızdaydı.
Söz söylediğiniz insanın yüzünü görüyordunuz.
Kırdığınız insan ertesi sabah yine karşınıza çıkıyordu.
Bu nedenle toplumsal hayat insanı ister istemez bir ilişki ahlakına çağırıyordu.
İstanbul’da ölçek büyüyordu ama temel durum fazla değişmiyordu. Mahalle, kahvehane, çarşı, vapur, tramvay, mektep, işyeri… İnsan yine insanla karşılaşıyordu.
2026’da ise insan ilişkilerinin önemli bir kısmı ekrana taşındı.
Bugün Muğla’daki bir genç İstanbul’daki bir insanla konuşurken aynı anda Kore müziği dinleyebilir, Amerikan yapımı bir dizi izleyebilir, Japon kültürüne ilişkin bir görüntüyü paylaşabilir ve birkaç dakika sonra yapay zekâyla bir Anadolu türküsünün anlamını tartışabilir.
Dünya küçülmedi aslında.
Dünyalar birbirinin içine girdi.
Hiperkültür dediğimiz durum biraz da budur.
Dünya Ağ Oldu, İnsan Gezginleşti
1926 insanının hayatını büyük ölçüde yol belirliyordu.
Bir yere gitmek için gerçekten yola çıkmak gerekiyordu. Yolun başlangıcı, mesafesi ve varış noktası vardı.
2026 insanının önünde ise yoldan çok bağlantılar bulunuyor.
Bir bağlantıdan diğerine, bir görüntüden başka bir görüntüye, bir kültürden diğerine geçiyoruz. Sabah baktığımız bir haber bizi başka bir videoya, o video başka bir düşünceye, o düşünce başka bir insana götürüyor.
Böylece:
Dünya ağ hâline geldi.
İnsan gezgine dönüştü.
Hayat sürekli bir eşiğe dönüştü.
Fakat yüz yılın en önemli değişikliklerinden biri burada ortaya çıkıyor.
1926’nın yolcusu büyük ölçüde yolunu kendisi seçiyordu.
2026’nın dijital gezgininin karşısına ise görünmez bir yol gösterici çıktı:
Algoritma.
Biz artık yalnızca dünyada gezinmiyoruz; dünya da önümüze seçilmiş biçimde getiriliyor.
Bir sonraki videoyu, haberi, müziği, ürünü ve hatta zaman zaman karşılaşacağımız düşünceyi algoritmalar belirliyor.
Dolayısıyla çağımızın özgürlük sorusu değişmiştir.
Eskiden insan:
“Nereye gidebilirim?”
diye soruyordu.
Bugün:
“Nereye gittiğime gerçekten ben mi karar veriyorum?”
diye sormak zorundadır.
Bir Asırda Mesafeyi Yendik, Peki Yakınlaşabildik mi?
1926 Muğla’sından İstanbul’a ulaşmak başlı başına bir yolculuktu. Dünyanın öteki ucundaki bir insan ise neredeyse soyut bir varlıktı.
2026’da dünyanın öteki ucundaki insan cebimizdeki ekrandadır.
Onun evini görüyoruz.
Ne yediğini biliyoruz.
Müziğini dinliyoruz.
Savaşını seyrediyoruz.
Sevincine tanık oluyoruz.
Bazen ölümünü bile canlı yayında izliyoruz.
İnsanlık teknik anlamda birbirine hiç bu kadar yaklaşmamıştı.
Fakat burada çağımızın büyük çelişkisiyle karşılaşıyoruz:
Mesafeleri kaldırmak, insanları birbirine yakınlaştırmaya yetmedi.
Aynı dijital ağın içerisinde milyonlarca insan birbirini tanıyabiliyor fakat aynı ağ içerisinde birbirinden nefret etmeyi de öğrenebiliyor.
Demek ki teknoloji bize temas imkânı verebilir fakat temasın ahlakını veremez.
İşte tam burada nezaket kavramı önem kazanıyor.
Devam Edecek...