Değerli dostlarım, iki haftadır “Gönül almak, Gönül alma, Gönül kazanma” ile ilgili yazımlarımla güler yüzlü insan, yumuşak huylu insan, dostluğu candan olan kişi ya da kişiler hakkında bildiğim ve yaşadığım kadar olayları izah etmeye çalıştım. Bazı okurlarım hangi zamandayız, bu toplumda böyle insanlar mı kaldı ve benzeri cümleciklerle yazıma katkı sağladılar, teşekkürler ediyorum. İnsanoğlu yaradılalı beri hep güler yüzlü tatlı sözlü sevecen insan tiplerini aramıştır. Bu tarihten sonra da aynı vasıflara haiz (üzerinde barındıran)  olan bu kişi ya da kişileri arayacaktır. Gönül alma, gönül kazanma hakikaten insanları yüceltir. İnsanları ruhen rahatlatır.

Bu şekilde girizgahtan sonra müsaade ederseniz son günlerde adeta kanayan yaramız olan “Aile” kavramı ile ilgili kitabî olmayan doğal yapmaca değil can yürekten anladığımı ve ne demek olduğunu kısa kısa da olsa anlatacağım gücüm yeterse. Çok değil çocukluğumda geniş aileye mensup bir çevrede yetiştim sayılır. Aynı hayatta (çit ya da harım ile çevrilmiş ev ve önünün kapsadığı mekan) babamın anası, babamın kız kardeşi halam, halamın oğlu ve eşi ile çocukları, babamın teyzesinin kızı, teyzesinin iki oğlu ve çocukları ile birlikte yaşadık.  Biz de üç kardeş idik. Sofraya oturduğumuzda babaannemiz, babamız, annemiz, çok zaman halamız ve üç kardeş bizler olmak üzere toplamda yedi kişi sofraya otururduk. Rahmetli anacığımın pişirdiği yemek, aynı kaba konur, babaannem ağaç kaşık kullanırdı, aynı kaptan yemek yenirdi. Önceleri kış aylarında ocak, babam rahmetlinin dağdan kazıp geldiği pıynar köklerini yakar büyükler ısınır, mangala da köz alınır biz ısınırdık. Babaannemiz ne derse bizim evde o uygulanırdı. Böyle devam ediyor zannettik di. Pekâla ne mi oldu anlatayım.

Babaannemiz hakkın rahmetine kavuştu. Ablam ve kız kardeşim de evlendiler, halam da hakkın rahmetine kavuştu. Halamın oğlu da iş vesilesi ile ova dediğimiz tarlaya göçtü. Bendeniz de evlenerek bir başka eve taşındım. Ana ve babam 84 yılından itibaren vefat edinceye kadar başbaşa kaldılar. Sık sık uğrardık, yanlarında olurduk ama aynı hayatta değildik. O güzelim geniş ailemiz adeta erozyona uğrayarak “herkes yerinde sağ olsun” felsefesiyle aramıza sokulan kocaman bir mızrak saplayarak geniş ailemiz anında çökertildi. Sadece benim mi çöktü Ula’da herkesin evet evet herkesin geniş ailesi var idi ama çökertildi. Bunu birileri mi yaptı derseniz, suçun suçlunun sahibi olmaz diye atasözüymüş gibi literatuvarımıza giren bir cümlecikten hareket edersek, bakın ilçem Ula’da geniş aileler nasıl çökertildi.

Bir aile kurumunu düşünelim. Eğer öğretmen ise kızımız, damadımız da öğretmen olmalı, bankacı ise oğlumuz kızımız da bankacı olmalı, memur ise kızımız, oğlumuz da memur olmalı. Etrafınıza bakınız. Muğla ilimiz merkez ilçemizde de durum bundan farklı değildi. Diyelim ki öğretmen olan bir kızımız, yine öğretmen olan bir oğlumuzla evlendi.  Belki bir iki sene genciz ya biraz birlikte gençliğimizdeki evliliğimizin tadını çıkaralım diye çocuk edinmeye pek meyyal olmazlar gençler. Sonra Allah’ım bir çocuk verdi. Anneye kanun izin veriyor. Sonra çocuk bir yaşına girdiğinde çocuk nereye gidiyor. Ya annaanneye ya da babaanneye. Yani çocuk daha doğru dürüst annesinin sesini duyamadan o ananın kucağındaki sevgi yumağının tadına varamadan ya annennesi ya da babaannesinin yanında. Veya bakıcı ya da kreşte. Aman yarabbi.

Sahi size bu konular yabancı mı geliyor, ya da evet ya neden böyle olduk mu dedirtiyor. Size daha vahim olmuş hadiseden söz edeyim mi. İlçem Ula’da veya Menteşe’de (Muğlamızın merkez ilçesi) evlatlarımız okusun, okusun da tahsil görsün, oralarda kalsın demedik mi. İlçem Ula’da genç kalmadı genç. Okusun tahsil görsün, hayatını kurtarsın diye gençlerimiz gittiler ve gelmediler. Oralarda da evlendiler. Çoğu bir çocuk, nadiren iki çocuk, sayılı çok nadir de üç çocuk edinenler oldu mu bilemem ama “Aile” kavramı yerle bir oldu.

Bugünlerde de sıkça  tartışmaya başlanılan aile kavramı olmadan yaşamak.  Aile bir milletin temel taşlarından biridir. Aile yıkılırsa geriye çok bir şey kalmaz. Muğla ilimizde boşanma hadiselerinin en çok görüldüğü illerin başındaymış. Pekâla ne oluyor bu gençlerimize. Bu gençler dış memleketlerden mi geldi. Senin benim çocuğumuz değil mi. Ne oldu bu gençlerimize ki aile kavramına yabancı kaldılar.

Baba oğlunu evinin yanına evlendirirdi. Kızını da yakından kendi yöresinden bir nasipli çıktığında onu değerlendirir ve bize yakın olsun, hastalık ve sağlıkta yanımızda olur, onların ihtiyacında da biz yanlarında oluruz yaklaşımıyla evlilik tamamlanırdı. Oğul babadan ayrılmaz bir parça olarak hayatına devam ederdi. Şimdilerde benden ne kadar uzak olursa o kadar memnuniyet duyulan bir yaşam! biçimi var. Ya da evlilik hiç gündem de değil, kız olsun oğlan olsun bireysel (fri yaşama) yaşam biçimi! ni tartışan bir Türkiye toplumu var.

Bana şimdi kızacaklar var ama varsın kızsınlar, karı koca olarak birlikte çalışmak zorunda mıyız?. Neden evin erkeği, evin reisi çalışır evin tüm ihtiyaçlarını görür ve aile bütünlüğü bozulmadan yaşam biçimi devam edemez mi? Çok mu zor? En mükemmel yaratılan annedir. Anadır. Çocuk Allah vergisidir. Bazen görüyoruz çocuğu ol (a)mayan aileler olabiliyor. Ev hanımı olmak çok mu aşağıda, çok mu rezillik, çok mu meşaggatli, çok mu onur kırıcı, uzatıp gidesim geliyor ama ne demek istediğimi siz anladınız.   Ultra tüketime alıştık. Ultra evlere, yatlara, katlara alıştık. Son model aracımız olsun demeye alıştık.  Kanaat ve bereket ne alemde.  Şükür ne alemde. Halimize şükredebiliyor muyuz? İsraf aldı yürüdü. Aile kavramına devam edeceğim. Ömrüm var ise.

Hoşçakalınız. Sağlıcakla kalınız…