Sevgi, saygı, hoşgörü, insani ve ahlaki değerler, erdemler… İnsan hakları, eşitlik, özgürlük, etik, kurumsal değerler… Ekip ruhu, takım arkadaşlığı, birlik-beraberlik, motivasyon, başarı…
Salon konuşmalarında, başyazılarda, basın açıklamalarında, personel toplantılarında sıkça kullanılan ve parlak cümlelere meze yapılan süslü kavramlar…
Ya uygulamada durum nasıl? Bu kavramların ve parlak cümlelerin hayatta, iş yaşamında, kurumsal ilişkilerde bir karşılığı var mı? Yönetenler, denetleyenler, sorgulayanlar acaba kurumsal yaşama ve ilişkilere bu yönüyle de bakıyorlar mı?
İllaki acı bir olay yaşanması, geri dönülmez bir yola girilmesi mi gerekiyor? Birilerinin intihar etmesi ya da bir cinnet durumu yaşanması mı gerekiyor?
Mesleğim, kişisel uğraşılarım ve sosyal ilişkilerim gereği ülkemizin her yerinden, her kurumdan, her meslekten insanla tanışıklığım ve muhabbetim var. Sosyal medya ve gazete yazılarım aracılığı ile bana ulaşan, yazan o kadar çok ki... Kurumsal ilişkiler üzerine yazdığım yazılar sonrası bu mesajlar daha da artıyor.
Yaşadığı sorunu, uğradığı mobbingi ve haksızlığı, maruz kaldığı psikolojik şiddeti anlatanları dinlerken çoğu zaman kimyam bozuluyor. İnsanların yorgunluk, yılgınlık, parçalanmışlıkla, daha da acısı çaresizlikle anlattığı olaylar çoğu zaman beni de alt üst ediyor. Elimden dinlemekten ve sabır telkin etmekten başka bir şey gelmiyor.
Acı olan şu ki elinden bir şey gelenlerin gündeminde bu konular yok. Çünkü onlara ulaşamıyor çoğu insan. Çünkü ara kademedeki birçok yönetici de bütün bu yaşananları görmezden geliyor. Olayın kendisine dokunan bir yanı/yönü olmadığı sürece ses çıkarmıyor. Hemen rüzgârın esişine göre göre yön alıyor. Her şey gözlerinin önünde cereyan ederken kimse “Durun yahu; o kadar da değil! Allah’tan korkmaz mısınız?” demiyor. Çünkü onlar da bir şekilde sindirilmiş.
İnsanı daha çok yaralayan şu ki, mağdur edilen insanlar derdini kimseye anlatamıyor. Sesini kimseye duyuramıyor. Oysa mağdur rolü oynayanlar herkese ulaşabiliyor, sesini herkese duyurabiliyor hatta istediğini yaptırabiliyor.
Açıkçası garibin, mağdurun, mazlumun sahibi yok…
“Nasıl yok! Bu ülkede ter türlü hak arama yolları, denetim mekanizmaları var.” diyenleri duyar gibiyim. Siz onu bir de mağdura, mazluma, haksızlığa uğrayana sorun bakalım. Seslerini duyan var mı? Kendilerini muhatap alan var mı?
Var da biz mi bilmiyoruz? Var da intiharlar, cinnetler, cinayetler neden yaşanıyor? Var da psikolojisi ve sağlığı bozulan insanların sayısı her geçen gün neden artıyor? Örtbas edilen, basından kaçırılan onca acı olaya neden engel olunamıyor?
Bencilleşen, arsızlaşan, hadsizleşen insanlara neden dur diyen yok? Yetkiyi, makamı, gücü görünce şımaranlara engel olan biri niye çıkmıyor? Neden herkes sırtını dönüyor? Taşlaşmış kalpleri, kirli elleri ve keyfi uygulamalarıyla personeline/mesai arkadaşına kâbus yaşatanları hiç gören yok mu? Sessiz feryadı duyan, gözyaşlarını gören yok mu?
Yok; çünkü ahlak, erdem, değer ve insanlık onların mahallesine uğramıyor.
Lütfen, kısık sesleri de duyun! Allah aşkına; sessizce ağlayanı da görün! Baskıdan, küfürden, hakaretten bıkan insanlara kulak verin! Hayata küstürülen, işten soğutulan, sağlığı ve psikolojisi altüst olan insanları görün! İnsanları adım adım hastalığa, uçuruma, intihara sürükleyen insanların vebaline ortak olmayın.
Bu yazıyı yazıyorum, çünkü her gün birileri daha bu kervana katılıyor. Bırakın iş yapmayı, yaşamaya dair tüm enerjisini kaybediyor.
Bu yazıyı, işini yapmaktan başka gayesi olmayan insanların hayatının, insanlıktan nasipsiz birileri tarafından zindan edilmesine olan isyanımı duyurmak için yazıyorum. Dahası duyup da duymazdan, görüp de görmezden gelenleri vebale ortak olmamaları konusunda uyarmak için yazıyorum.
Unutmayalım ki hiç kimse yaşattığını yaşamadan can vermeyecek. Görmezden gelen, yalan şahitlik yapan, kumpasa aracılık eden her omurgasız bu vebalin altında ezilerek can verecek.
Biliyorum; zalimin zulmü varsa garibin de Allah’ı var! Ancak hâlâ emin olamadığım bir şey var: İnsanı en çok yaralayan, zalimin zulmü mü yoksa etrafınızdaki insanların omurgasızlığı mı?
12.06. 2024