İnsan kelimesi, bir yönüyle “e-n-s” kökünden türeyerek alışmak, bağ kurmak anlamına gelen ve insan topluluğuna isim olan bir kelimedir.
İnsan; kendisi ve kendisi dışındaki insanlarla, varlıkla, tabiatla, evrenle ve Yaratan ile bir bağ/ünsiyet kurabilen varlık demektir. İnsan bu bağ sayesinde anlama ve amaca yönelik sorulara cevap bulabilir ve anlamlı bir yaşamı mümkün kılar.
İletişim/bağ kurmak, yakınlaşmak, kaynaşmak, bir arada yaşamak insan olarak fıtratımızda var. Hatta yaratılış sebebimiz.
Ne yazık ki insanın sosyal bir varlık olduğunu hepimiz kabul ederken sosyalleşmeyi bir türlü beceremiyoruz. Ünsiyet kurmayı, bir arada huzurla yaşamayı çoğu zaman başaramıyoruz. Hep bir kamplaşma, kutuplaşma ve çatışma içerisindeyiz.
Kendimiz hep “öteki” üzerinden ifade ediyoruz, tanımlamalarımızı hep “öteki” ile ilişkilerimize dayandırıyoruz. Çabamız hep “öteki”ni baskılamak, yenmek, yok etmek üzerine.
“Öteki” olmadan olmaz mı? “Öteki”siz bir varlık ve yaşam mümkün değil mi?
Yüce Allah, “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, ünsiyet edesiniz diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık...” (Hucûrât, 14) buyuruyor. Yani insanlar birbirleri ile tanışmaları, arkadaşlık etmeleri, yakınlık kurmaları, birbirleriyle samimi olmaları için farklı farklı yaratılmıştır. Bu ilahi mesaja kulak verdiğimizde bu soruların cevabını kestirmek mümkün. Yani “öteki”siz bir varlık ve yaşam mümkün değil.
“Öteki” bizim varlık sebebimiz. Çünkü var olmak ancak “öteki” ile mümkün. Varlık, diğerinin varlığı ile anlamlı. Var olmak, başkalarının varlığını da kabul etmekle mümkün. Diğeri, başkası, öteki yoksa benim varlığım da gereksiz, anlamsız ve namümkün.
Bunun içindir ki “öteki”; tehlike, tehdit, hasım, düşman değil. Bir varlıkdaş, paydaş, yoldaş…
İşte bu bilinçle insan “ben + öteki” olabilmeli. Ben ve öteki arasında anlamlı bir ilişki kurabilmeli. Ki bu ilişki sosyolojik bir ilişkiden çok önce ontolojik bir ilişkidir. Yani ontolojik ilişkiyi, sosyolojik boyuta taşıyabilmeli.
Geleneğimize baktığımızda bizim “öteki” ile bir sorunumuzun olmadığını görüyoruz. Özellikle Anadolu’da ve Balkanlarda birlikte yaşamanın en güzel örneklerini sergileyen bir millet için “öteki” hiç sorun olmamış. Çünkü birlikte yaşama tecrübesi, bizde dikey bir ilişkinin tezahürüdür: “Yaratılanı, Yaratan’dan ötürü sevmek…”
Oysa Batı medeniyetinin “öteki” ile ilişkisi yatay bir ilişki olagelmiş. Faydaya, çıkara, maddi unsurların varlığına ve tüketime dayalı bir ilişki. Batı, o nedenle kendisi dışındakileri tehdit gören bir medeniyettir.
Birlik, tek tiplilik/aynılık değildir. Aksine birlik; farklılıkların, farklı şeylerin, farklı özelliklere sahip insanların bir araya gelmesi ile ortaya çıkan bir bütündür.
Farklılık ise kaos, kargaşa, çatışma, ötekileştirme nedeni değildir. Aksine çokluk ve zıtlıklar içerisinde bir düzen ve dengenin aracıdır. Bu düzen ve denge ise bütünün, her zaman parçaların toplamından daha fazla olduğu gerçeği üzerine bina edilir.
Bunun içindir ki “öteki”, “öteki”nin farklılığı hatta “öteki”nin negatifliği bir kayıp değil kazançtır.
İnsan/kendi bir tohum ise “öteki” topraktır. Ve bir tohum ancak toprakta hayat bulur. Tohum olarak kalırsa çürür. İşte insan da “öteki”nin negatifliğinde çürüyerek/eriyerek “kendi”ni var edebilir. İnsanın varlığı, “öteki”nin varlığına bağlıdır. İnsanın gelişimi, “öteki”nin negatifliğini kendinde tezahür eden bir pozitifliğe çevirmekle mümkündür.
Özetle insan; fıtratı gereği başkalarıyla, “öteki”yle, kendisi gibi olmayanlarla bağ kurabildiği oranda insandır. “Öteki” insan için tehdit değil, varlık sebebidir. Bunun içindir ki tarihimiz, “öteki” ile çatışmanın değil hoşgörü içinde yaşamanın tarihidir.
23.10. 2024