Aitlik kavramının çokça konuşulduğu günlerdeyiz. Bireyin ve toplumların aitlik kavramına sımsıkı sarıldığı durumlarda neler olur sarılmazsa neler olur üzerine düşünmek gerekir. Ortadoğu’da yaşanan kötü süreçle ilgili devletlerin ve milletlerin gösterdiği reaksiyonlar gözümüzün önünde cereyan ediyor. Onca nüfus kalabalıklarının ve coğrafyanın ne ifade ettiği sizlerin takdiri.

Gelelim aitlik kavramının kapsam alanına. Bir milletin inancı, dili, örfü, adeti, ananeleri, yemek kültürü, kıyafetleri, mimarisi o toplumun aitlik belgesidir. Yani kimliğidir. İçinde bulunduğumuz buhran çağında bu kimliğe daha sıkı tutunmak için çaba sarf etmeliyiz. Yukarıda saydığımız her bir kavram üzerine saatlerce konuşulsa, üzerine kitaplar yazılsa yine de anlatılacaklar bitmez. Bu yazıda en azından ucundan da olsa dil kavramına değinmek isterim.

Dil, duygu ve düşünceleri belli sembollerle aktarmaya yarayan araçtır. Bir toplumun çok uzun süreli birliktelik ve yaşanmışlıkları sonucu bu ortak kavram alanı oluşturulur. Ve o saatten sonra da bir çimento görevi görür. Aidiyeti ve ortak yaşam duygusunu artırır. Bunu tespit eden başat dünya devletleri devrine göre bir topluma müdahale ederken dilini de saldırı altına almıştır. Toplumun çimentosu olan dil, istila edildiğinde bağlar zayıflayacak, o toplum aidiyet duygusundan bir şeyler yitirdiği için daha kolay çözülecektir. Dilimiz köklü tarihi ve konuşan nüfus sayısı itibarıyla dünyanın önemli dilleri arasındadır. Dilimize verdiğimiz önem arttıkça Türkçemizin dünyadaki saygınlığı da artacaktır.

Buradan itibaren verdiğimiz önem konusunu biraz açmak gerekir. Tarihten günümüze coşkun nehir gibi akan dilimizin son dönem çoraklaştığını görmek biraz üzücü. Yunus Emre’nin saf ve samimi kelimelerle dolu anlatımını yeteri kadar anlayamamışken, “Kim var imiş biz burada yoğ iken” diyen Karac’oğlan gibi içinde bulunduğu dönemin büyük ozanı olarak yalın güzellikle milletine seslenmenin yolunu bulan bir ismi yeteri kadar tanıyamamışken, yaşadığı dönemde tam anlaşılamayan fakat Türkçeyi bir şiir estetiğiyle tüm eserlerinde kullanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yeteri kadar kıymetini bilememişken biz ne mi yapıyoruz? Maalesef dilimizi yabancı dillerin istilasına terk etmiş durumdayız. Bir kısım medya, bazı aydınlar(!), reklamcılar gönüllü olarak bu işe ön ayak oluyor. Zaten medya toplumun beslendiği ana damar haline geldi. O sebeple halk sürece aidiyet duygusundan uzak şekilde ayak uyduruyor. Çevremizde gördüğümüz işletmelerin önemli bir kısmında yabancı isimli tabelalar gözümüze çarpıyor. O yetmezmiş gibi günlük konuşma dilinde de başta İngilizce olmak üzere o dönemde hangi dilden etkileniyorsak o dilin kelimelerini kullanma gayretimiz var. İşin eğitim ayağında da artık özel okullar yabancı dil öğrenme yaşını ana dil öğrenme başlangıç yaşına kadar indirmiş durumda. Okullarda da her seviyede sadece küresel dil olan İngilizce değil Uzak Asya’dan Avrupa’nın uçlarına kadar her dilin öğrenilmesi için yüksek gayret var. Bu sürecin iyimser yönünde küresel dünyaya ayak uydurma çabası varken kötümser yönünde bu kadar yüksek maruz kalma sonucunda öz Türkçemizin zihinlerde uğradığı tahribat var. Sabah yabancı sözcüklerle başlayan gün gece sosyal medyada yabancı sözcüklerle bitiyor. Dünyaya Türkçe bakmak istiyorsak bu konuda ciddi çalışmalar yapıp yol yakınken önlem almamız gerekir. Aidiyet duygusundan koparılan her küçük parça günü geldiğinde bizi daha savunmasız bırakacaktır.

Millet olmamızın en kıymetli değerlerinden olan dilimiz için yapılabilecek çok şey var. Öncelikle istilaya önlem alıp sonrasında geçmişe yaslanarak bilinen yazılı ve sözlü tarihteki en kıymetli eserlerimizi ve isimlerimi büyük gayretle öğrenmemiz ve anlamamız gerekir. Aksi takdirde işgal edilmiş zihinlerle karşılaşırız. Aidiyet duygumuz kaybolur. Sahi Karac’oğlan, Yunus Emre, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anladık mı?