Kadim medeniyet izlerini takip etmek gibisi var mı?”diye sordum kendime. Bir de baktım ki valizimi kapatıyorum. Anadolu’nun bir başka güzel ilçesine doğru yol almaya başladım. Kiraz bahçeleri yolun sağını solunu kapatmış. Bu sene de öylesine verimli ki üretenin yüzünü güldürüyor. Kiraz ağaçlarını seyre dalarken dalında kıpkırmızı başparmak iriliğinde kirazları gördükçe canım çekmeye başladı. Yol kenarında kiraz satan birçok tezgah vardı. Birisinin önünde durdum. Yarım kilogram istedim. Fiyatı da pek uygundu. Kilosu elli lira, dedi. Hemen parayı uzattım. Büyükçe bir bidon vardı. “Yıkayıversen olur mu?” deyince “Hemen abi.” dedi. Şimdi üzerinde su damlaları ile pasparlak bir başka güzel gözüküyordu. Arabaya oturunca bir tane yedim. Göründüğü kadar varmış!

Şehir bizi bekler deyip yola koyuldum. Şehir merkezi tabelasını görünce direksiyonu sağa kırdım. Beni bekleyen güzelliklerin hayali de zihnimde dönüp duruyordu. Bilirim ki kültürel manada birçok şehir güzelliklerini koynunda saklamıştır. Hemen önüne serivermez. Arayıp bulacaksın. İsteyip talep edeceksin. Kalbinle hissedip sesinle belki de çağıracaksın. Akşehir’de de böyle bir manzara vardı. Koca koca beton binaların mihmandarlığında şehrin ortasına vardım. Tabelalarda izlere rastlasam da hala aradığımı bulmuş değildim. Beklentim büyüktü ama beni karşılayan yoktu. Ben bu düşünceler arasında kalacağım yere yerleştim. Şimdilerde teknolojinin verdiği imkanlarla gideceğimiz, gezeceğimiz yeri araştırma imkanı var. Daha önceden hazırlıklıydım. Tabi ki bu eskiden biraz da sorarak bulunan bir şeydi. Yolda ilk gördüğümüz kişiye adres sorup ilerlerdik. Bulamayınca yeni kişiyle karşılaşıp ona da sorardık. Menzil göz hizamıza gelince mutlu olurduk. Artık başka bir kişiye de gerek kalmazdı.

Heyecanla ilk hedefim için yola koyuldum. Hava tam istediğim gibiydi. Serinlik yaprakları hışırdatıyor. Ege’nin sıcağına nispet içe ürperti veriyordu. Bulutlar şehrin üzerinde yer değiştirirken güneş de ara ara başını uzatıyor, ben buradayım dercesine kendini gösteriyordu.

Ağır adımlarla şehir mezarlığına vardım bile. Buraya gelip de Türk büyüğü Nasreddin Hoca’nın yanına uğramamak olmazdı. Büyük bilge ve din adamı Hoca Nasreddin “Dünyanın tam merkezi” dediği ilçede metfundu. iç içe geçmiş altıgen planlı iç baldaken ve onikigen planlı dış revak olmak üzere iki kısımdan oluşan bu türbe yapısı itibarıyle de hayli ilginç. Bir duaya durdum. Ruhuna değsin. Ona ait bilgilendirme levhalarını okudum. 1208 yılında Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğmuş. 1284 yılında Akşehir ilçesinde Hakkın rahmetine kavuşmuş. Bu bilgilerden sonra uzun mezar yolundan kuzeye doğru ilerledim. Mezarlığın sakinliğine inat bir kalabalık ve gürültü karşıladı beni. Gülmece Parkı’na gelmişim. 67. Nasreddin Hoca Festivali’nin çadırları bu yol üzerine güney ve kuzey yönlü olarak kurulmuş. Köfte ekmek satanlar, kermesciler, hediyelik eşya satanlar, dernek çadırları, halıcılar, züccaciyeler, şekerlemeciler... Ne ararsan var. Son dönem ülkemizde ilçelerde ve beldelerde bir festival furyası başladı. Daha önce buna benzer birçok çadırı aynı şekliyle oralarda da gördüm. Burada olumsuz bir şeyi de ifade etmeden geçmeyeyim. Ne yazık ki mezarlığın bitişiğinde şıkır şıkır şenlik havası vardı. Böyle bir manzara ile karşılaşmak yerine çadırlar belki de başka bir yere koyulabilirdi.

Gülmece parkını baştan aşağıya gezmeye karar verdim. İyi düşünülmüş bir alan diyebilirim. Nasreddin Hoca fıkralarının temsil edildiği heykeller ve heykellerin altında ise o fıkranın tam metni var. Örneğin “Bindiği Dalı Kesmek” fıkrası Hoca dalın üstünde elinde balta ile temsil iken heykelin alt tarafında ise fıkra tam metin olarak konulmuş. Böylece akılda kalıcılık açısından iyi iş çıkarılmış diyebilirim. Parkın sonunda ise kocaman bir kazan konulmuş. Neredeyse iki insan boyunda olan bu kazan insana biraz tebessüm ettiriyor. Böyle hoş bir manzaradan sonra yürüyorum. Karşımda Sultan Dağları sol yanımda ise İmaret Hasan Paşa Camii...

Hem namaz kılmak hem de bu güzel camiyi görmek için avluya ayak bastım. İmaret Hasan Paşa Camii bir Osmanlı dönem yapısı, özellikleri yönüyle de bunu hemen belli ediyor. Kubbeli caminin kitabesini okuyorum. 1510-1511 vezir Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan yapılmış bu caminin tek büyük kubbesi sağırdır. Sol tarafta ise dikkat çekici bir şey vardı. Evliya Çelebi’nin buraya uğradığına dair yazı dikkat çekiyordu. Demek ki seyyahların rotası her daim buraya düşmüş. Camiye girdiğimde oldukça canlı bir manzara ile karşılaştım. Gerçekten iyi korunmuş bir camiydi. Cümle kapısının iki kanadında sülüs hatla iki satırlık yazı işlenmişti. Kubbe ve son cemaat yeri de kalem işi motiflerle süslenmişti. Kadınlar mahfili de ahşap sütunlar üzerine oturmuştu. Kısacası içeride ibadet edene de gelip seyre durana da huzur veren bir yapıyla karşılaştım. Kileci Mahallesi’nin bu güzel camisine veda ederken yol beni köprünün karşı yakasına götürdü. Köprüden geçerken su şırıltısı beni araştırmaya itti. Zira dağdan gelen bu doğal kaynak, berrak görüntüsüyle beni cezbetmişti. Araştırmalarım sonucunda suya dair 135 yıl önce de Fransız şarkiyatçı Clement Huart da buranın suyuna dair bir şeyler söylemiş. “Öğleye doğru hareket ettik. Yol pek monoton sayılmıyor. Araba izini terk ediyoruz.. Zira bu yolun üzerindeki köprülerin sağlam olmadığını söylediler, dağlardan inen çayların üzerinden ıslanarak geçiyoruz.. Saat 3.40' ta Akşehir'e vardık. Sultan Dağı’na keyifle yaslanmış, tepelerden inen sularla yıkanan bir şehir, sokaklardan dereler akıyor. Girişte antik kalıntılarla inşa edilmiş Arap stilinde Taş Medrese dikkatimizi çekiyor. Yanılmamışız..” Akşehir sokaklarından akan zengin su kaynağı cümlesi belki bugün pek mümkün değil ama o dönem için Sultan dağlarının cömert koynundan akıp gelen dereler şehrin mahallerinden neşeyle akmış olabilir. Burada bir şeye de dikkat çekmek gerekir Arap stili medrese derken ne kadar gerçeklik payı var, onu da araştırmak gerekir.

Köprüden karşıya geçince rengarenk Akşehir evleri beni karşılıyor. Yol boyu dizilmiş evlerin sağlı sollu neşesi ve geçmişten günümüze izleri arasında seyre dalıyorum. Zihnimde o günlere ait de güzellikler dönüyor. Yol beni nereye çıkaracak acaba?