Yavru ağzı, fıstık yeşili, koyu kahve, pembe, cırtlak sarıya bezenmiş cumbalı evlerin arasında dar sokaklarda yürüyorum. Sanki zamanda sıyrıldım da şöyle en az yüzyıl bir geriye gitmiş gibiyim. Az sonra sokağın başından faytonlar dönüverecekmiş gibi. Cumbadan görünen başlar ise Türk kültürüne ait yapı biçimini ve onun içindeki aileyi net olarak ortaya koyuyor. Sokaklar zamanın ruhuna uygun olarak Arnavut kaldırımı haliyle. İlerledikçe kendimi daha çok geçmişe ait hissediyorum. Zaman beni evlerden sarkan begonviller gibi sarıyor. Bir eski küçük hamamın yanından geçiyorum. Orta Hamam imiş adı. Eski yapı yıkılarak bir Ermeni ustaya 1901’de şehrin ileri gelenleri tarafından tekrar yaptırılmış ve hala aktif.

Sokağın tam köşesinde bulunan bu hamamın karşısına düşen evde Nasreddin Hoca evi tabelası gözüme çarpıyor. Hemen köşeyi dönüp elli metre kadar yürüyorum. Bizi kapıda Volkan Bey karşılıyor. İlgiyle anlatmaya koyuluyor. “Nasreddin Hoca Evi Müzesi üç katlı olarak inşa edilmiştir. Bina içinde Nasreddin Hoca’ya ait 6 fıkradan esinlenerek oluşturulmuş 19 adet silikon heykel bulunmakta olup dönemine uygun olarak tefriş edilmiştir...” Gerçekten de canlıymış gibi duran heykeller ve onların bulunduğu her odada bulunan fıkra canlandırmalarını izlemek ve dinlemek de ilgisi için ayrı bir keyif. Yapının arka bölümünde peyzajı yapılmış genişçe bir bahçe var. Ayrıca burada da Nasreddin Hoca canlandırmaları var. Konağın hemen bitişiğindeki ve ileride minaresi görünen iki camiyi de ziyaret etmek istiyorum. Ne yazık ki Küçük Ayasofya Mescidi ve Güdük Minare Camii olarak bilinen iki caminin de kapısı kilitliydi. İçeriyi göremedim.

Akşam vakti sokaklar kalabalıktı. İlçedeki etkinlikleri görmek isteyenler program dahilinde etkinliklere yetişmeye çalışıyordu. Etrafı izlerken Nasreddin Hoca mizah yoluna varmıştım bile. Eski sokakları çeşitli etkinlikler için uygun hale getirmişlerdi. Dönemin zanaatkarlık ve üretim araç gereçleri sağlı sollu konulmuştu. Günün belli saatlerinde bunların da sunumu vardı. Ayrıca Nasreddin Hoca’ya dair çeşitli gösteriler de yapılmaktaydı. Yolun sonu restore edilmiş bir kiliseye çıkıyordu. Oldukça ihtişamlı bir kilise ile karşılaştım. Vakti zamanında bu mahallede Erminler yaşarmış. Dolayısıyla böyle bir kilise de onlar tarafından yaptırılmış. Kilisenin bahçesi kalabalıktı. Gösteri ve arkasını takip eden bir Dede Korkut anlatısı vardı. Kilisenin bitişiği de eski papaz okuluydu. İki yapı büyük bir bahçe ile tamamlanıyordu. Kilisenin içindeki resim sergisi de Akşehirli bir ressama aitti. Ayaz iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Yüksekçe bir konumda olduğum için bunu daha çok hissettim. Hızlı adımlarla merkeze doğru yürümeye başladım. Aynı günün akşamında ise biraz biraz hava atıştırmaya başlamıştı. Sultan Dağları’na yaslanmış bu kadim ilçede bereket Akşehir’e yağmıyorsa da bir yerlere mutlaka yağıyordu. Zira şimşekler uzak yerleri aydınlatıyordu.
Gün doğarken dünün neşesi yeni günün heyecanı ile uyandım. Mükellef bir kahvaltıdan sonra hemen eski sokaklara karışmak istiyordum. Nasreddin Hoca Arkeoloji Müzesi’ne vardığımda gün iyiden iyiye kendini belli etmişti. Eski bir konaktı. Rüştü Bey tarafından yaptırılmış bu ihtişamlı konak Ulu Cami’nin tam karşısına düşüyordu. Müzede karışık olarak farklı dönem eserleri sergileniyordu. Ayrıca Türk kültürüne ait canlandırmalar vardı. Heyecanlı şekilde bütün odaları tek tek gezdim. Konaktan çıkarken acaba nereye gideriz diye düşünürken hikayesi olan Akşehir evi aklıma geliverdi. O konak da ilçenin sonuna doğru hoş bir yerdi. AKSEV vakfı tarafından işletilen konak on yıllar önce heyecanlı bir grup Akşehir sevdalısı tarafından imece usulü olarak ayağa kaldırılmış. Bugün bir yönüyle konaklama yeri, bir yönüyle kafe-restoran bir yönüyle de Akşehir evi müzesi... Eşimle birlikte biraz soluklanmak için oturduk. Yöresel peynir baklavası masamıza geldi. Bugüne kadar hiç tatmamıştım. Bildiğimiz baklavalardan farklıydı. Meraklısına tavsiye ederim. Zamanı iyi değerlendirmek adına hızlı adımlarla dar sokaklara karıştım. Sahip Ata Medresesi’ne doğru yol aldım. Oturduğumuz yere epeyce uzaktı. Burası aynı zamanda müze. Zamanında mescit, türbe, hankah, çeşme, medrese, imaret olarak inşa edilmiş ama günümüze medrese, mescit ve türbe sağlam olarak gelmiştir. Zaten medrese de restore edilmiş. Medrese avlusunda Sahip Ata tarafından 1250 yılında inşa edildiği yazılıdır. Ayrıca medrese odalarında bal mumu heykel canlandırmaları ve Selçuklu dönemi ağırlıklı olmak üzere mezar taşları anlatıları vardır. Burada Nasreddin Hoca’nın kızının mezar taşı ve çeşitli devlet adamları veya onların eşlerinin, kızlarının mezar taşları da ilgimi çekti. Erkek mezar taşlarında silaha veya okumaya dair motifler kadınlarda ise çoğunlukla gergef sembolleri ilgili herkesin dikkatini çekiyordur diye düşündüm. Medrese avlusunda da Osmanlı, Selçuklu dönemine ait oldukça fazla mezar taşı var. Son olarak tepeye doğru incelen formda inşa edilmiş cami minaresinin de görülmeye değer olduğunu belirteyim.

Zaman durmuyor akıp gidiyor. Ayaklarım da zamanla birlikte koşup gidiyor. Ben gezme ve yeni güzellikler görme telaşında iken şehrin bir yerlerinde ise insanlar hayatın kalabalığına karışmış, kendi işlerini görme telaşında. Batı Karargahı Müzesi kapısına vardığımda buranın cumhuriyetin kuruluşunda ne kadar önemli olduğunu idrak ediyorum. Ankara’da işler karışıkken Anadolu’nun kurtuluş emrinin verildiği yerlerden birisi olduğunu bilmek mekana saygımı artırıyor. Milli Mücadele karargahı müzede döneme ait birçok obje sergileniyor. Gazi Mustafa Kemal’in bizzat gelip cephede sürece yön verdiği bu noktada kendisine ait de birçok özel eşya var. Şehrin tam göbeğinde yer alan bu önemli mekan da ardımda kalıyor. Arasta’da dolanırken Anadolu’da acaba kaç yerde arasta var diye merak ediyorum. Kula’da Muğla’da Safranbolu’da, Göynük’te, Odunpazarı’nda olduğu aklıma geliyor. Eski ama restore edilmiş çarşı umduğumdan güzel ama tenha geliyor bana göre böyle büyük bir yerde çok daha kalabalık bir arasta olabilirdi. Genelde lokantalar, ayakkabıcılar ve demirciler var. Sessiz ama mütevazı haliyle yine de gezinmeye değer bir yer. Gün akşama yaklaşmak üzere. Şehrin göbeğinde arastanın ön tarafında İplikçi Camii ve arkeoloji müzesi karşısında bulunan Ulu Camii’ni de unuttum sanmayın. Kul olarak varıp duaya durmak için gezip görmek için harikulade yerler. Yüzlerce yıl öncesinden günümüze miras bu ibadethaneleri de mutlaka görmek gerekir.

Vakit ikindiye gelmişti. Tatlı bir yokuşu ağır ağır çıktım. Hıdrılık Tepesiymiş adı. Akşehir ayaklarımın altında. Ormanın içinde bir restoran, bir kafe bir de mesire alanı olarak düzenlenmiş bir yer. Esinti yorgunluğumu üzerimden alırken önüme gelen çay eşliğinde şehri seyrediyorum. Bir kalem bir kağıdın yetmeyeceği, birkaç satır yazının ise az geleceği Akşehir bize sesleniyor. “Son yıllarda üç yüzün üzerinde evin restore edildiği, yüzlerce dükkanın ayağa kaldırıldığı, iki adet mesire yeri olan, yirmi kadar cami ve mescidin varlığı ona yakın müze veya tarihi mekanın zenginliği ile tarihin emaneti olarak sizleri de beklerim.”