Teknolojinin nimetleri sürekli tartışılıyor. Çağımızda insan hayatına getirdiği kolaylıklar dolayısıyla ona kıymet veren insanlar karşısında teknolojinin verdiği zararlar yönüyle de temkinli yaklaşan insanlar var. Her şeye rağmen hayatımızın göbeğinde olduğunu kabul ediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesinde bir haber dikkatimi çekti. Başlık şöyleydi: Yapay Zeka Öldürecek Diyerek İstifa Etti.
Haberi okumaya başladım. Özet olarak aşağıdaki satırları görebiliriz.
“Yapay zeka şirketi Anthropic'in kıdemli araştırmacısı Jcob Coxon, insanlığın bir felakete sürüklendiği uyarısını yaparak istifa kararı aldığını duyurdu. Yapay zekanın 2030'a kadar insan kontrolünden çıkabileceğini öne süren Coxon, sektördeki çoğu çalışanın tehlikenin farkında olduğunu ancak kamuoyu önünde akıl sağlığını yitirmiş gibi görünmemek için konuşmalarına dikkat ettiğini belirtti. Yapay zeka şirketlerinin insanların hayatıyla kumar oynadığını vurgulayan uzman isim, acil önlemler alınmazsa insanlığı yok edecek bir tehdidin ortaya çıkacağını kaydetti.”
Jacop Coxon önemli bir isim. Çünkü kendisi kıdemli bir araştırmacı aynı zamanda çok iyi bir matematikçi. Üç yıl boyunca hem OpenAI de hem de Anthropic’te önemli araştırmalar yapmış. Bu sebeple haberi ayrıntılı şekilde araştırmanızı öneririm.
Benim haberden öte dikkatimi çeken konu ise alt başlıkta yazar Fulya Soybaş’ın “Neden 80’lere Döndük?” yazısıydı. Kendisi özet ifadelerle şöyle diyor. “Ben de 80’lere döndüm. Kabarık saçlar, vatkalar, yüksek belli kotlar, pembe küpeler, analog fotoğraf grenleri... Hepimiz birden 40 yıl öncesine döndük. Ne yapıyoruz biz? 2026 teknolojisi ile kırk yıl öncesine gittik. Bir süredir usul usul geçmişe dönüyoruz. Geçmiş bir süredir kapımızı çalıyor.”
Yazar bir araştırmadan alıntıyla şöyle devam etmiş.
Psikolog Prof. Constantine Sedikides ve Prof. Tim Wildschut’un yıllardır üzerinde çalıştığı nostalji araştırmaları çok ilginç bir şey söylüyor: İnsan geçmişe özellikle belirsizlik ve kopukluk hissettiği dönemlerde sarılıyor. Nostalji; aidiyet hissini artırabiliyor, geçmişteki “ben” ile bugünkü “ben” arasında bağ kurmamıza yardımcı oluyor. Biliminsanları buna “self-continuity-benlik sürekliliği” diyor.
Yazar son söz niyetine şöyle demiş.
“Teknolojinin kusursuzluğuna rağmen kusuru özlüyoruz.
Hızlandıkça yavaş olanı özlüyoruz.
Dijitalleştikçe dokunabilmeyi özlüyoruz.
Geleceğe son sürat koşarken geride neyi bıraktığımızı görmek istiyoruz.”
Dün birkaç uzmanın yorumunu daha okudum. Onların da düşüncesi özet olarak şöyle:
“Dijital yorgunluk geçmişin romantize edilmesine neden oluyor.”
Tüm bu yazılanlar çerçevesinde bazen durup düşünmeliyiz. Ne yazık ki önümüze konulan her şeyi bir obur gibi tüketiyoruz. Teknoloji bundan azade değil. İnsan olarak müstesna varlığız teknolojinin ise defoları çok fazla. Önce kendimize değer verelim, merkeze alalım. Hayatın geri kalan şeylerini de ona göre düzenleyelim. Yoksa teknoloji çağının bedenimizde, ruhumuzda, aklımızda açtığı yaraları görmüyor muyuz? Daha ötesi ilk baştaki habere göre teknolojinin artık hayatımızı tehdit ettiğinin farkında değil miyiz?