Bugünlerde sosyal medyada 80’ler temalı bir nostalji rüzgârı esiyor; Permalı saçlar… Vatkalı omuzlar… Yüksek belli pantolonlar… Renkli kıyafetler… Kasetler, şarkılar, klipler… Cheri, Cheri Lady’ler… Sosyolog-yazar Perrin Pebi Helvacı da bu nostaljiden söz ederken soruyordu:

Bu kadar mıydı? Akılda kalan, suya sabuna dokunmayan hal miydi? Seksenler sadece bir kıyafet, bir saç modeli miydi?

Fotoğraflara bakıyoruz ve 80’leri hatırladığımızı sanıyoruz. Oysa ben her defasında aynı soruyu soruyorum: 80’ler gerçekten bu muydu?

Hayır. Çünkü aslında iki farklı 80’ler vardı. Biri bugün nostalji olarak anlatılan 80’lerdi. Diğeri ise bizim yaşadığımız… Perrin Pebi Helvacı’nın sözleriyle:

Seksenler permalı saç, vatkalı omuz, yüksek belden ibaret kalmışsa zihinlerde, o zaman diyecek söz yok bugünlere.

*

Bugün 12 Eylül 2026.

Ama 12 Eylül 1980’e öyle bir sabah uyanılmadı.

Türkiye zaten yıllardır ağır bir siyasi, ekonomik ve toplumsal krizin içinden geçiyordu. 1 Mayıs 1977’de Taksim’de yaşanan katliam… 16 Mart’ta İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin öldürülmesi… Bahçelievler’de yedi TİP’li gencin katledilmesi… Maraş ve Çorum katliamları…

Kemal Türkler

Doğan Öz

Bedrettin Cömert

Abdi İpekçi

Cavit Orhan Tütengil

Ümit Kaftancıoğlu

İlhan E. Darendelioğlu

Kemal Fedai Coşkuner

Ve daha niceleri… Sağdan ve soldan insanlar öldürülüyordu. Ülke adeta kanıyordu.

Sonra 12 Eylül geldi. Sıkıyönetim geldi. Gözaltılar geldi. İşkenceler geldi. Cezaevleri doldu. İdamlar oldu. Yaşına bile bakılmadı; Erdal Eren asıldı. Sendikalar ve dernekler kapatıldı. Gazeteler susturuldu. Gazeteciler tutuklandı. Öğretmenler, akademisyenler, öğrenciler, işçiler, aydınlar hayatlarının en ağır sınavlarıyla karşı karşıya kaldı. Binlerce insanın hayatı altüst oldu. Binlerce aile dağıldı.

Ve yalnızca iktidar değişmedi. Bir ülkenin hafızasına müdahale edildi. Ve bütün bunların etkisi yalnızca o günlerle sınırlı kalmadı. Sonraki on yılların Türkiye’si de o dönemin izlerini taşıdı…

*

Benim için, pek çok insan için 80’ler permalı saç değildi. Vatkalı ceket değildi. Yüksek belli pantolon hiç değildi. Sıkıyönetimdi. Üç kişinin bir araya gelmesinden çekinmekti. Sivil polislerin gölgesinde yaşamaktı. Yasaklanan sendikalar, kapatılan derneklerdi. Susturulan gazetelerdi. Cezaevlerinden gelen haberlerdi.

İşkenceydi. İdamlardı. Gençlerin hayatlarının bir gecede değişmesiydi. Ama müzik de vardı;

Aldırma Gönül, Yiğidim Aslanım, Leylim Ley, Karlı Kayın Ormanı ile Zülfü Livaneli

Namus Belası, Bu Son Olsun, Tamirci Çırağı, Ceviz Ağacı ile Cem Karaca…

Şeyh Bedreddin Destanı, Drama Köprüsü, Mahsus Mahal ile Ruhi Su…

Yuh Yuh, İnce İnce Bir Kar Yağar, Yaz Gazeteci Yaz ile Selda Bağcan

Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Bekle Bizi İstanbul, Gidenlerin Türküsü ile Edip Akbayram

Aşık Mahsuni Şerifler, Feyzullah Çınarlar ve daha nice halk ozanı…

Anadoluyum, Yumma Gözün Kör Gibi, Vurulmuşum ile Fikret KızılokBatsın Bu Dünya ile Orhan Gencebay bile…

Kasetler vardı. Şarkılar vardı. Ama bizim için müzik bile yalnızca müzik değildi. Bir türkü bazen bir düşünceydi. Bir şarkı bazen bir hatıraydı. Bir kaset bazen elden ele dolaşan küçük bir özgürlük alanıydı…

*

Ben 80’lere, “80’ler temalı nostalji rüzgârı” esmeye başlamadan önce, 30 Ağustos’ta Muharrem İnce’nin “Parti kurmak turşu kurmaya benzemez, zor iştir. Helal parayla kuracaksan zor iştir” sözünü 1 Eylül’de haberlerde okuyunca gittim. Hatta aklımdan şu soru bile geçti:

Turşu kurmak mı, cunta kurmak mı, parti kurmak mı zordur?

Çünkü 12 Eylül Darbesi sonrasında Kenan Evren ve cuntasını eleştiren bir yazı kaleme almıştım. Yazıda Pinochet üzerinden bir fıkra anlatmıştım. Fıkra bana aitti. Başlığı da şuydu:

Hamlar Eriyor, Şimdi Turşu Zamanı.

Fıkrada Pinochet’ye soruyorlardı:

Cunta kurmak mı kolaydır, turşu kurmak mı?

O da şöyle cevap veriyordu:

Turşu kurmak için çok sayıda hıyar gerekir. Cunta kurmak için üç-beş hıyar yeter.

Fıkrayı Pinochet’ye aitmiş gibi yazmış olmam ve bunun bir fıkra olduğunu belirtmem de kurtarmadı. “Bu fıkra Şili Devlet Başkanı Pinochet ile ilgilidir. Ben Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi için ‘cunta’ demedim. Mahkemeniz bana ceza verirse cuntayı kabul etmiş olur.” diye savunma yapmaya kalktım. Kadın kâtip ifademi daktilo ile yazarken askeri hâkim: “Sil kızım onları…” diyordu. Karar çoktan verilmişti. İzmir’de yargılandığım Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde hapis cezasına çarptırıldım. Ardından Diyarbakır’da gözetim cezası verildi. Neyse ki engelim orada işe yaradı; gözetim yeri Muğla’ya alındı.

Ceza bittikten sonra İlhan Ağabey’le, İlhan Selçuk’la bir yemekte karşılaştım. Yazılarında kullandığı üç yıldızı hep merak ederdim. Sordum. Cevabı hâlâ aklımda: “Yazın ile o fıkra arasına üç yıldız atsaydın bu cezayı çekmezdin.” oldu. O günden sonra ben de üç yıldız kullanmaya başladım. Şimdi ise tek yıldız atıyorum. İlhan Selçuk kim, ben kimim… Kendime üç yıldızı yakıştıramadım…

*

Bugün 80’ler sosyal medyada yeniden kuruluyor. Ama nasıl?

Permalı saçlarla… Vatkalı omuzlarla… Yüksek belli pantolonlarla… Renkli fotoğraflarla… Nostaljik şarkılarla… Bunların hiçbiri yanlış değil. Ama eksik…

Çünkü bir dönemi yalnızca modasıyla hatırlamak, o dönemin insanlarına yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olabilir.

Koca bir ülke askeri darbe yaşadı.

Gençler öldü. Gençler hapse girdi.

İnsanlar işkence gördü.

İdamlar yaşandı.

Aileler parçalandı.

Sendikalar susturuldu.

Basın susturuldu.

Üniversiteler susturuldu.

Toplumun davranışları, korkuları, ilişkileri ve geleceği değiştirildi.

Ve bütün bunların üzerine yeni bir Türkiye inşa edildi. Bugün hâlâ o Türkiye’nin içinde yaşıyoruz…

*

İşte bu yüzden benim 80’lerim, sosyal medyada dolaşan o renkli fotoğraflardan ibaret değil.

Biz o hayatın içinde değildik.

Biz başka bir 80’lerin içindeydik.

O yüzden bugün biri bana “80’ler nasıldı?” diye sorduğunda permalı saçları anlatamam yalnızca. Vatkalı omuzları anlatamam. Yüksek belli pantolonları hiç anlatamam. Çünkü benim hafızamda 80’ler, bir darbenin gölgesinde büyüyen insanların hikâyesidir.

İnsanın hafızası, yaşadığı kadardır. Bazı şeyler fotoğraflarda kalır. Bazıları ise insanın içine yerleşir. Fotoğraf unutabilir. İnsan unutmaz.

Zor yıllardı. Unutulmamalı.

Muharrem İnce’nin ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü bizim kuşağımız için bazı kelimeler, söylendiği andan çok daha fazlasını taşır. “Cunta” da onlardan biridir. “80’ler” de…

--------- -----------

GÜNÜN SÖZÜ; Yalanların uzun bacakları vardır: Kendi zamanlarının önünde giderler. --Theodor Adorno