YIRTMAÇ BOYU, GRAMAJ… HER ŞEY HESAPLANMIŞ. YA GERİSİ?

Bu hafta bu başlığın altında yayımlamak üzere bir yazı yazdım.

Yazdım.

Sonra dönüp bir daha okudum.

Ve yayınlayamadım.

Çünkü korktum.

Yanlış anlaşılmaktan değil;

doğru anlaşılmaktan korktum.

Bu yüzden yazımın yerine Bertolt Brecht’in sürgün yıllarında kaleme aldığı “Bizden Sonra Doğanlara” şiirini bırakıyorum.

Çünkü bazen insanın yayımlayamadıkları, yayımladıklarından daha çok şey anlatır.

BİZDEN SONRA DOĞANLARA

I

Karanlık çağlarda yaşıyorum gerçekten.

Güvenilir bir söz söylemek budalalık.

Görünürde pürüzsüz bir alın

Duyarsızlığı gösterir.

Gülümseyen adam

Korkunç haberi

Henüz almamıştır sadece.

Ne çağdır bu böyle,

Ağaçlar üzerine konuşmak hemen hemen bir suç,

Çünkü susmak demektir bu

Bunca haksızlığa karşı!

Sokakta karşıdan karşıya sakince geçen adam,

Hâlâ ulaşabileceği bir yerde mi acaba

Darlıkta olan dostlarının?

Doğrudur: Hâlâ kazanıyorum ekmeğimi.

Ama inanın bana: Bu sadece bir tesadüf.

Hiçbir şey hakkım yapmıyor beni doymaya.

Kör rastlantı esirgiyor beni.

(Batan batıyor, ama çıkarsam su yüzüne

Talihimden işte.)

Bana diyorlar ki: Ye ve iç! Seviniyorsan tadını çıkar!

Ama nasıl yiyip içebilirim ki ben,

Yediğim şeyi elinden almışsam aç olanın,

Ve bardağım susuzluktan ölene gerekliyse?

Lakin ben yine de yiyip içiyorum.

Ben de isterdim bilge olmak.

Eski kitaplar söyler bilgeliğin ne olduğunu:

Dünyanın çatışmalarından uzak durmak ve

Kısa zamanını korkusuzca geçirmek.

Şiddetten kaçınmak,

Kötülüğe iyilikle karşılık vermek,

İsteklerini gerçekleştirmemek, unutmak onları,

İşte bilgece olan budur.

Bunların hiçbirini yapamıyorum:

Karanlık çağlarda yaşıyorum gerçekten!

II

Kentlere geldim ben ayaklanma zamanında,

Ve aralarına katıldım insanların.

Aynen böyle başkaldırdım ben de.

Böyle geçti bana verilen zaman

Yeryüzünde.

Ekmeğimi savaşlar arasında yedim,

Yattım gölgelerin arasında öldürmek için.

Aşka kayıtsız kaldım,

Sıkıntıyla baktım doğaya.

Böyle geçti bana verilen zaman

Yeryüzünde.

Benim zamanımda yollar kentlere çıkıyordu.

Dilimiz bataklığa teslim etmişti beni.

Az şey yapabilirdim. Ama yönetenler

Daha güvende hissediyorlardı kendilerini bensiz,

Öyle umuyordum.

Böyle geçti bana verilen zaman

Yeryüzünde.

Güçler yetersizdi. Hedef

Çok uzaktaydı.

Açıkça görünüyordu, ama benim için

Erişilmezdi neredeyse.

Böyle geçti bana verilen zaman

Yeryüzünde.

III

Sizler, sürüklendiğiniz tufandan

Su yüzüne çıkacak olanlar,

Söz ettiğinizde

Zayıflıklarımızdan,

Söz edin o zaman

Karanlık çağlarından da

Sizin kurtulduğunuz.

Çünkü değişerek ülkelerden çok

Sınıfların savaşları içinden geçtik,

Umutsuzlukla doluyduk

Sadece haksızlık görüp de

Hiç ayaklanma olmadığında.

Biliyoruz ya biz de:

Kötülüğe karşı duyulan kin bile

Karakterini sertleştirir insanın.

Haksızlığa karşı öfke bile

Boğuklaştırır sesi.

Ah, biz ki

Zeminini hazırlamak istiyorduk dostluğun,

Kendimiz dost olamadık birbirimizle.

Ama sizler, insan insanın

Yardımcısı olduğu günlere erdiğinizde,

Hoşgörüyle hatırlayın

Bizi.(Bertolt Brecht)

Brecht’in sürgün yıllarında, Avrupa’nın karanlığa sürüklendiği bir dönemde kaleme aldığı bu şiir; yaşadığı çağa tanıklık eden bir aydının öfkesini, çaresizliğini ve kendi payına düşen suskunlukla hesaplaşmasını taşır.

Belki de şiirin asıl gücü burada.

Yalnızca olanları anlatmaz.

Görenleri de anlatır.

Bilenleri de.

Susmak zorunda kalanları da.

Ve susmayı seçenleri de.

Çünkü yaşananlar yalnızca yapanların ellerinde şekillenmez.

Bazen görenlerin sessizliğinde, bilenlerin suskunluğunda, “bana dokunmuyor” diyenlerin rahatlığında da büyür.

Kimimiz korkudan susarız.

Kimimiz çıkarımızdan.

Kimimiz başımıza iş gelmesin diye.

Kimimiz de zamanla susmaya öylesine alışırız ki buna artık suskunluk bile demeyiz.

Ben de bu hafta yazdığım yazıyı yayımlamadım.

Demek ki Brecht’in sözünü ettiği o insanların dışında değilim.

MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ.

Kafka’nın kahramanları gibiyiz.

CEZAMIZI DEĞİL,

SUÇUMUZU ARIYORUZ…