Değerli okuyucularım,
Bu hafta siyaseti de ekonomiyi de bir kenara bırakın. İnsanın o en eski, en derin zaaflarından birini konuşacağız: Aşinalığın getirdiği değersizleştirme duygusunu.
Açık konuşalım. İnsan, çıplak gördüğü hiçbir şeye tam anlamıyla saygı duymaz.
Mesafe korunduğu sürece hayranlık besler; ama aradaki perde kalkıp da karşısındakinin kendisi gibi bir ete kemiğe büründüğünü, zaafları olduğunu gördüğü an o hayranlık yerini gizli bir küçümsemeye bırakır.
İranlı usta yönetmen Abbas Kiarostami, bundan on yıl önce aramızdan ayrılırken insanoğlunun bu ilüzyonunu ne güzel özetlemişti:
“Aşk, yanlış anlamanın sonucudur. Birini tüm çıplaklığıyla kavrayıp tamamen anladığımızda aşk yavaşça sona erer; çünkü aşk, karşımızdaki kişiye yüklediğimiz anlamlar ve ilüzyonlar üzerine kuruludur.”
Çünkü yakınlık gizemi katleder.
Gizem ölünce de değer ucuzlar.
İki bin yıl önce söylenmiş o net hakikat bugün hâlâ geçerli:
“Hiçbir peygamber kendi memleketinde kabul görmez.”
Bu düşüncenin başka bir ifadesi de Alman düşünce geleneğinde karşımıza çıkar:
“Hiç kimse uşağı için kahraman değildir.”
Belki de anlatılmak istenen tam olarak şudur:
En yakından gören, hayran kalmakta en çok zorlanandır.
Çünkü uşağı, kahramanın zaferlerini değil; terli gömleğini, öfkesini, yorgunluğunu ve kusurlarını da görür. Kahramanı insan yapan bütün ayrıntılara tanıktır. Hayranlığı aşındıran da tam olarak budur.
Neden mi?
Çünkü kendi memleketi onun çocukluğunu bilir, sıradan hâllerini bilir, ağlamasını bilir. İnsan, yakından tanıdığı birini büyütmeyi hazmedemez. Aynı adam başka şehirde “üstat” olur, kendi mahallesinde ise sadece “bizim oğlan ”dır.
İnsan tuhaf bir varlık. Mükemmelliğe hayran olur; ama onu yanı başında görünce aynı hayranlığı sürdürmekte zorlanır. Belki de bu yüzden uzaktakini alkışlamak, yakındakini takdir etmekten daha kolay gelir.
Bakın çevrenize…
Her gün sınıfa girip aynı konuları aşkla, sabırla anlatan kendi öğretmenini dinlemez bu toplum. Bıkkınlıkla burun kıvırır, “Bizim öğretmen işte.” der, geçer.
Ama dışarıdan birini bulup avuç dolusu para dökerler; adam gelir, aynı şeyi kırk dakika anlatır, çıkarken alkış kıyamet kopar!
Oysa kendi öğretmeninin yıllardır döktüğü alın teri sıradanlaşmıştır. Dışarıdan biri gelip aynı cümleleri kurduğunda ise bir anda daha kıymetli görünür.
Galiba bazen ödediğimiz para, bilginin değil; mesafenin bedelidir.
Bu durumdan en büyük payı da bu toprakların yazarı, sanatçısı, bilim insanı alır.
Geceyi gündüze katıp bağrından çıktığı toprağı, insanı yazan adama kendi memleketi ilk önce sırtını döner.
“İki satır laf kalabalığı işte.”
“Biz onun ne mal olduğunu biliriz.”
“Abartılıyor.”
“Şansı yaver gitti.”
Ama aynı yazar başka şehirlerde okurlarıyla buluşsun, hakkında yazılar yazılsın, ödüller alsın…
İşte o zaman kendi memleketi de onu yeniden keşfetmeye başlar.
Sanki değeri, ürettikleriyle değil; başkalarının ona biçtiği değerle ölçülüyormuş gibi…
Gözümüzün önündeki insanı sıradanlaştırmak öyle bir hastalıktır ki her alana yayılır.
Dünya çapında bir profesör bir düğünde Erik Dalı oynasa ya da bir dost sofrasında iki kadeh içip sarhoş olsa ertesi gün yaftayı yapıştırırlar:
“Aman canım, ciddiyeti yok.”
Başarılı bir CEO bir anlık insani zaafını gösterse hemen fısıltılar başlar:
“Biz bunu gözümüzde çok büyütmüşüz.”
Oysa o profesör de oynayabilmeli, o CEO da sarhoş olabilmeli.
İnsan olmanın gereğidir bu.
Ama biz, kutsadığımız insanların insan olduğunu gördüğümüz an onlara duyduğumuz hayranlığı azaltıyoruz.
Çünkü sizin başarınız, aynı sokaktan çıktığınız insanların yüzüne kendi başarısızlıklarını bir tokat gibi çarpar.
Sizin yükselişiniz, onların yerinde sayışının kanıtıdır.
Kıskançlığın en sessiz ve en zehirli hâli tam burada başlar:
“O yaptıysa ve benim gibi bir insansa, ben neden yapamadım?”
Bu rahatsızlıktan kurtulmanın en kolay yolu da sizi başardığınız işle değil, bildikleri insani yönlerinizle sıradanlaştırmaktır.
İngilizlerin o sert atasözü boşuna söylenmemiştir:
“Familiarity breeds contempt.”
Yani:
“Aşinalık küçümsemeyi doğurur.”
Uzağı büyütürüz.
Yakını küçültürüz.
Tanımadığımıza hayran oluruz.
Tanıdığımızı sıradanlaştırırız.
Belki de bu yüzden insanlar en büyük alkışı yabancılardan alır; en ağır yargıyı ise kendilerini en iyi tanıdığını söyleyenlerden…
Ve ne yazık ki çoğu zaman bir insanın gerçek değerini anlayabilmek için ya başkalarının onu keşfetmesini ya da onu tamamen kaybetmeyi bekleriz.
Kısacası…
Yakınlık sevgiyi büyütebilir.
Ama hayranlığı ve saygıyı koruyabilmek için bazen küçük bir mesafeye ihtiyaç vardır.
Çünkü gizem öldüğünde, değer de sessizce sıradanlaşır.