17 yaşında Muğla’ya geldim. 31 yıldır Muğlalıyım.

Burada doğmakla Muğlalı olunmuyor; o toprağa değer katacaksın, kültürüne sahip çıkacaksın…

Yıllar önce bir söz duymuştum:

“Doğu’da halay omuz omuza çekilir.

Karadeniz’de horon el ele oynanır.

Ege’de ise zeybek, meydana tek başına çıkar.”

Ne kadar sosyolojik bir gerçek, ne kadar hoş bir folklorik yakıştırmadır bilmiyorum. Ama Türkiye’de siyasete, bürokrasiye, ticarete ve gündelik hayata baktıkça bu söz sık sık aklıma geliyor.

Çünkü bazı bölgelerde insanlar birbirlerini bulmayı, desteklemeyi ve birlikte hareket etmeyi biliyor. Karadeniz’in bürokrasideki güçlü mevcudiyeti, Doğu ve Güneydoğu’nun eksilmeyen hemşehri dayanışması, İç Anadolu’nun kemikleşmiş ağları ortadayken…

Peki Ege?

Özellikle Muğla?

Bakanlıklara, üst düzey bürokrasiye, genel müdürlüklere, siyasetin karar mekanizmalarına ve iş dünyasının büyük örgütlenmelerine bakıyorsunuz… Ege’nin ve özellikle Muğla’nın ağırlığının, sahip olduğu ekonomik ve toplumsal güce oranla aynı ölçüde hissedildiğini söylemek kolay değil.

Bazen insan ister istemez soruyor:

Bu topraklar insan mı yetiştirmiyor?

Elbette yetiştiriyor. Hem de çok iyi insanlar yetiştiriyor.

Ama galiba bizim asıl problemimiz başka:

Birbirimizin arkasında durmayı yeterince beceremiyoruz.

Muğla özelinde bu durum daha belirgin. Burada zaman zaman güçlü bir “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı hissediliyor. Birinin başına bir şey geldiğinde, haksızlığa uğradığında ya da hakkı yenildiğinde çoğu zaman önce etrafa bakıyoruz: “Beni ilgilendiriyor mu?”

İlgilendirmiyorsa sessizlik…

Hatta bazen sessizlik de yetmiyor; içimizden biri öne çıktığında, onun başarısını takdir etmek yerine kıskançlıkla aşağı çekmeyi, ayağına küçük bir çelme takmayı daha kolay buluyoruz. Yükseleni yukarı taşımak yerine, onu kendi seviyemize çekmeye çalışıyoruz.

Sonra da dönüp soruyoruz:

“Muğla neden Ankara’da güçlü değil?”

Belki cevabı yalnızca Ankara’da değil, biraz da burada aramak gerekiyor. Çünkü temsil gücü sadece iyi insanlar yetiştirmekle oluşmuyor. O insanların arkasında duracak bir toplumsal dayanışma da gerekiyor.

Elbette bunun istisnaları var. Birbirini destekleyen, sessizce omuz veren Muğlalılar da mevcut. Ama genel eğilim, bireyselliğin kolektif bilinçten daha baskın olması yönünde.

Oysa siyasetin ve bürokrasinin meydanı zeybek meydanı değil. Ankara’nın başka kuralları var. Orada yalnızca iyi olmak yetmiyor. Görünür olmak, örgütlenmek, birbirini desteklemek ve gerektiğinde aynı masanın etrafında oturabilmek gerekiyor. Çünkü başkaları bunu yapıyor.

Bu “yalnızlık” yalnızca siyasette ve bürokraside değil; iş dünyasında, medyada ve entelektüel alanda da hissediliyor. Bazen kendi yetiştirdiğimiz değerli insanlara bile mesafeli duruyoruz. Başarılı olduğunda desteklemek yerine ilk taşı kendi içimizden birileri atıyor.

Belki Ege’nin asıl problemi temsilci çıkaramamak değil; çıkardığı insanın arkasında ortak bir güç oluşturamamaktır.

Burada Ege’nin bireyselliğini yalnızca bir eksiklik gibi görmek de haksızlık olur. Bu bireysellik, aynı zamanda Ege’nin en değerli yanlarından biri; korunması gereken bir karakter özelliği.

Asıl soru şu:

Bu karakteri bozmadan “kolektif bilinç” nasıl geliştirilir?

Cevap; liyakatten ödün veren yeni bir hemşehricilik düzeni kurmakta değil.

Birbirimizi kayırmakta değil, birbirimizin hakkını korumakta.

Hak etmeyeni sırf "bizden" diye yukarı taşımakta değil; hak edenin, sırf "içimizden" diye aşağı çekilmesine izin vermemekte.

Çünkü memleket sevgisi yalnızca dağını, denizini, zeytinini, körfezini sevmek değildir. (Onu da beceremedik ya!).O memleketin yetiştirdiği insana da sahip çıkabilmektir.

Belki biraz da birbirimizin omzuna ihtiyacımız olduğunu kabul etmeliyiz.

Zeybeğimiz yine tek başına oynansın.

Başı yine dik olsun.

Kolları yine özgürce açılsın.

Ama meydandan çıktıktan sonra birbirimizi yalnız bırakmayalım.

Çünkü zeybek tek başına güzel olabilir.

Ama Ankara’da bazen iyi zeybek oynamak yetmez; meydandan çıktığında arkanda kaç kişinin durduğu da önemlidir.