Bugünkü yazının temel meselesi, devlet teorisinin, hukuk sosyolojisinin ve kamu düzeninin merkezinde yer alan acı bir gerçektir.
Bir kadının yüzünü yeniden güldüren kişinin kim olduğu elbette tartışılabilir. Ama asıl tartışılması gereken, o kadını neden devletin güldüremediğidir. Benim meselem kişi değil; o gülümsemeye neden devletin vesile olamadığıdır.
Bir ülkede insanlar neden yardım isterken polisin, savcının ya da mahkemenin adını değil de Sedat Peker’in adını anmaya başlar?
İşte bu yazının asıl meselesi de bu sorudur.
Her gün bu ülkede kadınlar şiddet görüyor. Karakol kapısında, savcılık koridorunda, adliye önünde adalet aranıyor; uzaklaştırma kararları veriliyor, elektronik kelepçeler takılıyor, dilekçeler yazılıyor. Ama ne yazık ki bazen bütün bunlar bir insanın korkusunu bitirmeye yetmiyor.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yayımlanan videoları izledim. Bir kadın… Eşi tarafından darbedildiği anlar kameraya yansımış; yüzündeki izler, korkusu ve çaresizliği gözler önüne serilmişti. Defalarca şikâyetçi olduğunu, elektronik kelepçeye ve koruma kararlarına rağmen korkuyla yaşadığını anlatıyordu. Ardından yayımladığı başka bir videoda ise Sedat Peker’e teşekkür ediyor, artık rahat nefes aldığını ve yeniden gülümseyebildiğini söylüyordu.
Ne yalan söyleyeyim… Ben o videoda önce bir isim görmedim. Önce, hayatta kalmış bir kadının yüzündeki gülümsemeyi gördüm ve buna sevindim. Sanırım bu duyguyu yaşayan tek kişi de ben değilim.
Bunun sosyo-psikolojik bir sebebi var.
Psikolog Paul Slovic’in literatürde “Tanımlanabilir Kurban Etkisi” (Identifiable Victim Effect) olarak tanımladığı olguya göre insan zihni, rakamlardan çok hikâyelere tepki verir. Gazetede “Bu yıl yüzlerce kadın şiddet gördü.” haberini okur geçeriz. Ama kameraya yansıyan tek bir kadının korkusunu, yüzündeki morlukları ve birkaç gün sonra aynı kadının yeniden gülümseyebildiğini görünce mesele istatistik olmaktan çıkar, bir insan hikâyesine dönüşür.
Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme adlı eserinde insanların çoğu zaman uzun analizlerle değil, sezgileriyle karar verdiğini anlatır. İnsanlar önce sonuca bakar: Bir kadın ölmemişse, bir çocuk annesiz kalmamışsa, buna katkı sağladığına inandığı kişiye karşı ister istemez olumlu duygular beslemeye başlar. Bu durum, o kişinin geçmişindeki her şeyi onaylamak anlamına gelmez; insan psikolojisinin en temel reflekslerinden biridir.
İşte bu refleks, kurumsal boşluklarla birleştiğinde toplumda daha geniş bir eğilime dönüşür. Bugün sosyal medyada birkaç dakika dolaşmanız bile yeterli: Parasını alamayanlar, dolandırıldığını iddia edenler, evinin kirasını ödeyemeyenler, şiddet gören kadınlar…
“Sedat Peker sesimi duysun!”
“Sedat Peker bize yardım et!”
“Reis, bize de el uzat.”
Bu insanların haklı mı haksız mı olduğunu tartışmıyorum. Ben başka bir şeyi sorguluyorum: Neden insanlar seslerini önce devletin kurumlarına değil de başka bir isme duyurmaya çalışıyor? Neden umutlarını mahkeme kararına değil, bir telefonun ucundaki etkiye bağlıyorlar?
Toplumda böyle bir yönelim varsa, bunu sadece öfkeyle reddetmek yetmez; nedenini anlamak gerekir.
Sosyo-politik açıdan bakarsak; Max Weber, modern devleti “meşru şiddet kullanma tekeline sahip kurum” olarak tanımlar. Yani vatandaş hakkını kendi gücüyle aramasın, intikam almasın, aşirete sığınmasın, mafyaya ihtiyaç duymasın diye devlet vardır.
Francis Fukuyama ise Siyasal Düzenin Kökenleri adlı eserinde güçlü devletin yalnızca güç kullanabilen değil; hukukun üstünlüğünü sağlayan, hesap verebilen ve vatandaşına güven veren devlet olduğunu vurgular.
Çünkü insanlar kurumlara güvendikleri sürece kişilere ihtiyaç duymaz. Kurumlara duyulan güven zayıfladığında, adalet geciktiğinde ve koruma kararları kâğıt üzerinde kaldığında ise “gayriresmî adalet arayışı” baş gösterir. İnsanlar çözümü resmî mekanizmalarda değil, sonuç alacağına inanılan yapılarda aramaya başlar.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak isterim: Bir sorunun kısa vadede çözülmüş görünmesi, o yöntemin meşru olduğu anlamına gelmez. Hukukun amacı, herkes için eşit, kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretebilmektir. Çünkü toplumlar kişilere güvenerek değil, kurumlara güvenerek ayakta kalır.
Güçlü devlet, vatandaşını başka hiçbir güce ihtiyaç duymadan koruyabilen devlettir. Bir ülkede insanlar “Beni devlet korur.” demek yerine başka odaklardan medet ummaya başlamışsa, bu durum ne bir şahsın zaferidir ne de alkışlanacak bir tablodur.
Bu, devletin güven üretme kapasitesinin sorgulanması gereken acı bir tablodur. Asıl sorgulanması gereken kişiler ya da isimler değil; vatandaşına o güveni veremeyen sistemdir. Çünkü asıl mesele, insanların kime seslendiği değil; neden devlete güvenmek yerine başka adreslerde çözüm aramak zorunda hissettikleridir.
(Bu yazıda değinilen konularla ilgilenen okurlara Türkçe basımları bulunan şu eserleri öneririm: Daniel Kahneman – Hızlı ve Yavaş Düşünme; Francis Fukuyama – Siyasal Düzenin Kökenleri; Max Weber – Politika Olarak Meslek ve Ekonomi ve Toplum. Psikolog Paul Slovic’in “Tanımlanabilir Kurban Etkisi” üzerine çalışmaları ise ağırlıklı olarak akademik makale ve kitap bölümlerinde yer almaktadır.)