(“Türkiye’de okul başarısını yanlış mı ölçüyoruz? Tercih dönemlerinin ezber sorularına karşı ezber bozan bir duruş: Eğitimin amacı hazır başarıyı seçmek değil, potansiyeli keşfedip o başarıyı tırnaklarıyla üretmektir.")

Yirmi yedi yıldır eğitimin içindeyim.

Bu uzun yolculukta stajyerlikten idareciliğe, eğitim koordinatörlüğünden matematik öğretmenliğine kadar her kademede bulundum; bugün de sınıfta öğrencilerimle o heyecanı paylaşmaya devam ediyorum. Bunca yılın ve farklı görevin ardından, eğitime dair bazı düşünceleriniz zamanla iyice berraklaşıyor.

Bunlardan en önemlisi de şu: Türkiye’de okul başarısını çoğu zaman yanlış ölçüyoruz.

Tercih dönemleri yaklaşınca hep aynı ezber soruları duyuyoruz: “Bu okuldan kaç tıp çıktı?”, “Kaç öğrenci Boğaziçi’ni kazandı?”, “İlk bine kaç kişi girdi?”

Elbette bu sorular önemsiz diyemeyiz. Ancak eksik olduğu kesin. Çünkü asıl sormamız gereken soru şudur: O öğrenciler bu okula hangi seviyede geldi?

LGS’de yüzde 1’lik dilimden öğrenci alan bir okulun kitlesel başarı elde etmesi elbette kıymetlidir. Fakat bu sonucun arkasında, öğrencinin okula gelirken zaten heybesinde getirdiği o büyük akademik birikimin payı göz ardı edilemez.

Tam da bu noktada, eğitimde çok daha fazla konuşmamız gereken o can alıcı kavram devreye giriyor: Katma değer.

Bir okulun gerçek başarısı; öğrenciyi teslim aldığı noktadan, potansiyelinin izin verdiği en üst noktaya taşıyabilmesidir. "Öğrenci kapıdan girdiğinde neredeydi, mezun olurken nereye ulaştı?" İşte gerçek okul karnesi budur.

Görev yaptığım okulda yıllardır başarıyı değerlendirirken bakmaya çalıştığımız tek mihenk taşı bu oldu. Nitekim sistemli takip, doğru rehberlik ve disiplinli bir çalışmayla nelerin değişebileceğini son yıllarda bizzat tecrübe ettik:

* %14’lük dilimle gelen öğrencimiz Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne,

* %12’lik dilimle gelen öğrencimiz Özyeğin Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ne,

* %10’luk dilimle gelen öğrencimiz Koç Üniversitesi Kimya Bölümü’ne,

* %8’lik dilimle gelen öğrencimiz Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği’ne,

* %7’lik dilimle gelen öğrencimiz Bocconi University Ekonomi ve Yapay Zekâ programına,

* %4,4’lük dilimle gelen öğrencimiz Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü’ne,

* %3,5’lik dilimle gelen öğrencimiz ise Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne (Tam Burslu) yerleşti.

Daha böyle yüzlerce karşılaştığım örnek sayarım.

Bu örnekleri bir kurumu övmek için değil, eğitimde doğru dokunuşun neleri değiştirebileceğini göstermek için paylaşıyorum. Elbette her gencin hayali tıp ya da Boğaziçi olmak zorunda değil. Asıl mesele, her öğrencinin kendi başlangıç noktasının fersah fersah ötesine geçebileceğidir. Başarı, tek tip bir hedefe ulaşmak değil; kendi sınırlarını aşabilmektir.

Eğitim, hazır başarıyı vitrine koyma kolaycılığı değildir. Eğitim; potansiyeli keşfetme, işleme ve hayale dönüştürme sanatıdır.

Bugün geriye dönüp baktığımda bir öğretmen olarak beni en çok mutlu eden şey, kaç tıp veya mühendislik çıkardığımız değildir. Yıllar sonra karşılaştığım bir öğrencimin gözlerinin içine bakarak, "Hocam, ben hiç hayal etmediğim bir yerdeyim" demesidir.

Bir okulun değeri, yalnızca en başarılı çocukları bünyesine katmasıyla değil; kendisine emanet edilen her bir fidanı ne kadar büyütebildiğiyle ölçülür. Türkiye'de eğitimde reformu konuşacaksak, önce başarıyı sadece sonuçlar üzerinden değil, yaratılan "katma değer" üzerinden konuşmaya başlamalıyız.

Çünkü eğitimin asıl amacı hazır başarıyı seçmek değil; o başarıyı tırnaklarıyla üretmektir.