Ülkemde her şey o kadar kötüye gidiyor ki insanın bazen yazası bile gelmiyor.
Neyi eleştireceksin, hangisine kızacaksın, hangi meseleyi yazacaksın?
Gündem desen ayrı, ekonomi desen ayrı, eğitim desen ayrı…
İnsan bir süre sonra memleket meselelerini düşünmekten bile yoruluyor.
Ama yine de içim soğusun diye bu hafta kısa da olsa yazayım dedim.
BU KADAR İŞTAH NİYE?
Türkiye’de insanlar neden siyasete bu kadar iştahlı?
Neden bir belediye meclis üyeliği için bile kırk yıllık dostluklar bozuluyor?
Neden parti yönetimine girmek için kapılar aşındırılıyor, listeler uğruna kavgalar ediliyor?
Neden makam küçüldükçe bile kavga küçülmüyor?
Cevabı biraz rahatsız edici:
Çünkü bizde siyaset, yalnızca memlekete hizmet etmenin yolu olarak görülmüyor.
Siyaset aynı zamanda bir rant, statü, çevre ve imaj kaynağı olarak görülüyor.
Kartvizit değişiyor.
Telefonlara daha hızlı cevap veriliyor.
Dün kapısında beklediğiniz insan, bugün sizin kapınızda bekliyor.
Fotoğraf karesindeki yeriniz değişiyor.
İşiniz daha kolay görülüyor.
Tanıdığınız insan sayısı değil, sizi tanımak isteyen insan sayısı artıyor.
Sonra bütün bunların adına da “memlekete hizmet” diyoruz.
Elbette gerçekten hizmet etmek için siyasete giren insanlar var.
Ama öyleyse şu sorunun da cevabını vermek gerekiyor:
Bu kadar insan memlekete hizmet etmek istiyorsa, memleket neden bu hâlde?
Bir yerde okuduğum sert bir ifade meseleyi güzel özetliyordu:
“Siyaseti rant sivrisineklerinden ve imaj budalası eşek arılarından arındırmadıkça, üçüncü sınıf bir Asya ülkesi olarak siyaset yapmaya devam ederiz.”
Ağır mı?
Ağır.
Ama bazen ağır sözlerin ağırlığı kelimelerden değil, gerçeğe fazla yakın olmalarından gelir.
Siyaset zenginleşmenin, itibar kazanmanın, çevre edinmenin ve kişisel ikbalin yolu olmaktan çıkmadıkça, iyi insanların siyasete girmesini konuşmanın da pek anlamı yok.
Çünkü mesele siyasete kimin girdiğinden önce,
siyasete niçin girildiğidir.