Bundan 817 yıl önce 30 Eylül 1207(Hicrî 6 Rebiülevvel 604) günü, Belhli Bahaeddin’in bir oğlu oldu ve adını “Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin el-Belhî” koydular. Sonradan Celaleddin lakabıyla meşhur oldu ve Anadolu’ya, yani “Diyâr-ı Rûm”a göç edip yerleştikleri ve bütün dünyaya adının buradan yayılmasından dolayı, “dünyada “Rûmî” olarak anılacaktı ama bizim kültürümüzde ona hep “Mevlânâ Celeddin-i Rûmî” denecekti.

Şu kısacık paragrafta, Millî Eğitimin okullarından mezun insanlar için pek çok bilinmez var.

İlki şu: Belh, nerededir? Mevlânâ Celalaleddin orada doğduysa, demek ki önemli bir şehirdir.

Evet… Belh bugün Afganistan’dadır ve Mevlânâ Celaleddin’in doğduğu yıllarda orasının genel adı Horasan’dır. Yani kadîm Türk topraklarıdır o topraklar. Anadolu’ya henüz adım attığımız yıllarda Belh ve civarı, Türk Rönesansının yaşanmaya başlandığı bir coğrafyadır.  Amerika ve Rusya’ya “Afganistan’da ne işiniz var?” diye sormayıp biz asker gönderdiğimizde “Ne işimiz var Afganistan’da?” diyen Lozan kafalılara duyurulur.

Celaleddin’in lakabından önce söylenen “Mevlânâ” ne demektir?

Çoğu insan “Mevlânâ”yı, onun adı zanneder. Otsa o bir ad değil, hürmet ifâdesidir ve “Efendimiz” demektir. (Arapça’da “mevlâ” efendi anlamına gelir. Sondaki “nâ” eki de Arapça’da birinci çoğul şahıs birleşin zamiridir.) “Mevlâ-nâ” şeklindeki bir oluşum da, saygı ifadesi için kullanılan bir kullanımdır. Pek çok din ve tasavvuf büyüğü için bu ifade kullanılsa da, Mevlânâ Celaleddin ile özdeşleşerek kullanılmış ve onunla süreklilik kazanmıştır.

Rûmî olmak ne demek?

Eski coğrafya anlayışına göre Anadolu toprakları Roma toprakları olduğu için baştan itibaren “Roma’ya mahsus” anlamında “Diyar-ı Rûm” olarak adlandırılmıştır. Diğer yakın coğrafya “Diyar-ı İran, Diyar-ı Turan ve Diyar-ı Arap” şeklinde adlandırılmıştır. O dönemin inancına göre Erzurum’dan batısı “Diyar-ı Rûm”dur ve Erzurum’un adı da “Arz-ı Rûm: Roma toprağı”dan gelir.

“Rûmî” sıfatı sadece Celaleddin için kullanılmaz. Meselâ Firdevsi-i Tûsî (940-1020) ile karışmasın diye Anadolu^da yaşayan Firdevsî de Firdevsî-i Rûmî (16. Yy) şeklinde bu sıfatı taşır.

Bu “Rûmî”lik, nakış sanatımızda da geçer. Türklerin Ortaasya’dan getirdikleri bir grup süsleme kalıbının adı “Hatâyî”dir. Bu kelime, Uygur toprakları için kullanılır ve aynı zamanda bu coğrafyada ortaya çıkmış bir süsleme kalıbı adıdır. Türkler, Selçuklularla beraber Anadolu’ya geldiklerinde bu topraklarda da bir motif kalıbı üretmişler ve buna da “Rûmî” demişlerdir. İnternete girip bu iki kelimeyi yazsanız, karşınıza bu süsleme kalıpları çıkar.

Mevlânâ Celaleddin’in adı zikredilirken, bir de “Hazret” ifadesi kullanılır. Bu da geleneksel kültürümüzde sygı duyulan kişi anılırken hürmet amacıyla kullanılır.

Hazret-i Mevlânâ için bir de “sultan” anlamında “Hüdavendigâr” ifadesi kullanılır ve ona “Gönül mülkünün sultanı” denir. Bazen sadece “Molla” dendiği de olur.

Uzun lafın kısası, o dünyada gerçek adı ve künyesiyle değil de halkın ona verdiği lakap ve hitap şekilleriyle bilinir. 

Sadece adı ve lakabıyla ilgili olarak bu kadar bilgiye sahip olmayı gerektiren bir şahsiyet, böyle bir yönelmeye nasıl mazhar oluyor?

O’nun Yesevî (Ö. 1166) geleneğinde yürüyen bir tasavvufî şahsiyet olması dolayısıyla bu tür adlandırma ve hitap şekillerine mazhar oluyor. Çünkü onu halk, insanî derinliği yönüyle kendisine çok yakın buluyor ve benimseyip özümsüyor. O’nun zamanında Türkler henüz 300 yıllık falan Müslüman idi ve İslamiyeti bütün heyecanlarıyla yaşıyorlardı. Mevlânâ ve Yunus Emre (1238-1320), nasları beşer diliyle halka anlatıyor ve yaşadıkları dinî heyecanı derinleştirip zenginleştiriyorlardı. Mevlânâ hazretleri, nasları beşerî bir dille anlatmak üzere meşhur Mesnevi’sini oluşturuyor ve bu meyanda Divan dahil başka kitaplarda bir araya getirilen görüşleriyle tasavvufî düşüncelerini halka ulaştırma gayreti sarf ediyordu. 15. yüzyıl Çağatay şairlerinden Molla Camî (1414-1492) Mevlânâ için “Peygamber nîst, velî kitap dâred: Peygamber değildir ama kitabı vardır” diyerek Mevlânâ’nın din ve tasavvuf kültürümüzdeki yerine vurgu yapmıştır.

Bütün hayatını din ve tasavvuf yoluna harcayan Mevlânâ, işte bundan tam 817 yıl önce dün dünyayı şereflendirdi ve eserleriyle hâlâ düşünce ve iman ufkumuzu aydınlatıyor. O aramızdan ayrılalı 751 yol oldu. Bunca sene, şehir merkezli tasavvuf kültürü, O’nun sözleri, şiirleri ve sohbetleriyle canlılığını muhafaza ediyor.

Toplumuzun Mevlânâ füyûzatıyla mücehhez olma dualarımızla…