Birkaç yerde yazmıştım. Hatırlayan okuyucularımız vardır. Benim sahip olduğum ilk el yazması eser, Şâhidî’inin Tuhfe-i Şâhidî adlı Farsça- Türkçe manzum lügatidir. Bu kitabı İstanbul Sahaflar Çarşısı’nda 20 numaralı dükkanın sahibi rahmetli İbrahim Manav’dan aldım. Fakülte 3. Sınıfta iken, bir İstanbul seyahatimde, rahmetli ağabeyim Halil Açıkgöz ile İbrahim ağabeye uğradık. Bana “Muğlalı İbrahim Şâdihî’nin Tuhfe-i Şâhidî adlı eserinin yazma nüshasının olduğunu söyledi. Şâhidî’yi o yıl işlemiştik ve yazma eseri satın aldım.

Gün geldi… 1992 yılında Muğla Üniversitesine davet vâki olunca; “Şâhidî beni çağırıyor.” Diyerek daveti kabul ettim. 6 Nisan 1994 günü Muğla’ya gelince ilk işim Şâhidî’yi ziyaret etmek oldu…

O gün bu gündür, Şâhidî ile ilgili pek çok yazılar yazdım; pek çok toplantılar yaptık. Meselâ Aralık 2008’de o zamanın İl Özel İdaresi Salonunda 5 akademisyenin konuştuğu bir panelle ilk defa Şâhidî’yi geniş katılımlı bir toplantıda anmış olduk. Konferanslar, seminerler, yerel televizyonlarda konuşmalarla süren Şâhidî faaliyetlerimiz oldu. Bu arada 2008’deki panel esnasında gelenlere ücretsiz vermek üzere bir Şâhidî kitabı da neşrettik.

1994’ten beri Şâhidî konusunu işlemekte olan biri olarak 11 Mayıs günü Üniversitede “Muğlalı Şâhidî İbrahim Dede ve Muhiti Yazma Eserler Sergisi” açıldığını duymaktan memnun oldum. Sergiyi Valilik, Üniversite ve Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı ortaklaşa düzenlemiş. Konuyu 1994’ten beri diri turan biri olarak sergiden haberimin olmayışını biraz garip karşılasam da böyle bir kültürel olgunun hayata geçirilmiş olmasını Muğla için bir kazanç olarak gördüm.

Sergiyi hemen gezme fırsatım olmadı. Ancak geçen hafta gezebildim. Şahidî’nin Tuhfe-i Şahidî, Tuhfe-i Şâhidî Şerhleri, Divan, Gülşen-i Tevhid, Gülşen-i Esrar gibi eserlerinin İstanbul kütüphanelerinde bulunan çok değerli yazmaları getirilmiş. Kağıt kalitesi, tezhip işçiliği ve hüsn-i hat itibariyle son derece mükemmel eserler sergilenmiş. Hemen hemen bütün yazmaların ser-levhalarındaki tezhip işçiliği, tamamen klasik tezhip geleneği örnekleri olan rûmî motiflerden oluşuyor. Genellikle talik yazılarla yazılmış olan eserlerin içinde nesih ile yazılmışlar da var.

Sergide Şâhidî’nin eserleri ile beraber, onun biyografilerinin verildiği Mecelletü’n-Nisab, Tezkire-i Latîfî ve Sefine-i Mevleviyan’ın da birer nüshasının olması iyi olmuş. Bunlarla beraber, Muğla’da istinsah edilen (el yazma kopyesi çıkarılan) eserlerden örneklerin de sergilendiğini görüyoruz. Mesela Taceddin Muhammed el-İsferayanî’nin bir Arapça gramerine şerh olan “Hulâsâtü’l-Efkâr, fî Beyâni Zübdeti’l-Esrar” adlı şerhi, Mahmud bin Osman tarafından Muharrem Hicrî 762, Miladî Kasım 1360’ta Milas’ta istinsah edilmiş.

Ebu’l-Leys-i Semerkandî’nin Bostânü’l-Ârifîn adlı eserin istinsahı Elmalılı Eyyüp tarafından Hicrî 10 Şaban 1119, Miladî 6 Kasım 1707 tarihinde Muğla’da yapılmıştır. Bu eserin istinsah kaydında şu bilgi yer almaktadır: “Temmetü’l-kitâb bi-avni’llahi’l meliki’l-vehhâb ve ileyhi’l-merci’i ve’lme’âb fî vakti’s-subh. Min sene tis’a aşere ve mi’e ve elf min yevmi’l-âşir min şeri Şa’bân. Kâtibetü’l-hakir Eyyûb el-Elmalı. Ketebe fî diyar-ı Muğla. Mim” Yani ketebe duasında sonra, bu kitabın Hicrî 10 Şaban 1119 tarihinde Muğla diyarında, Elmalılı Eyyûb Efendi tarafından sabaha karşı istinsah edildiği yazılıdır. Bir istinsah kaydında Muğla adının nasıl geçtiğinin örneği olarak da orijinal metni yeni harflere çevirip verdim.

Sergide, Muğlalı âlimlerin eserlerinin bir kısmının olması da çok iyi olmuş. Osmanlı ulemâ geleneğinde âdetâ bir “kolbaşı” gibi görülen Çivizadelerden Muhyiddin Mahmud Efendi’nin “el-Îsâr fî Halli’l-Muhtar” adlı eserinin bir nüshasını görmek heyecan vericiydi ama beni asıl heyecanlandıran husus, II. Murad dönemi müderris ve kadılarından Datçalı Hızır Şah’ın “Hâşiye alâ Dibaceti Şerhi’ş-Şemsiyye” adlı eserini görmekti.

Sergide, ayrıca 1975 yılında Hoca Mustafa Efendi Kütüphanesinden Süleymaniye Kütüphanesi’ne gönderilen el yazmalarından örnekler de olması sevindirici idi. Mesela “Hattatların Kıblesi” olarak bilinen Yakut el-Musta’sımî’nin istinsah ettiği bir Kur’an-ı Kerim’i sergide görmek sevindirdi. Şeyh Cezûlî’nin “Dela’il’ü’l-Hayrat”, Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir ve Mesnevi’sinin nüshalarını görmek de bizleri mutlu etti.

Başlarda bu eserlerin Konya Koyunoğlu Kütüphanesi dâhil, geri getirilmesi için uğraştım ama olmadı. Daha sonra Süleymaniye Kütüphanesi deposunda tasnif edilmemiş ve hizmete sunulmamış şekilde bekleyen eserlerin araştırmacılara sunulması için zamanın müdürü Nevzat Kaya beye ısrarlı telkinlerim üzerine, bu koleksiyondaki eserler raflara da çıktı. Koyunoğlu’ndakiler zaten raflarda idi. Son kalan 300 kadar eser İl Müftülüğü Kütüphanesi’nde idi. Öğrencileri her yıl götürüp el yazması eser incelemesi yapıyorduk. Onları da 15 yıl kadar önce Diyanet Vakfı Kütüphanesi’ne götürdüler.

Her şey güzel olmuş ancaaaak!...

Bu güzel serginin halka duyurulması çok zayıf kalmış. Şâhidî ile nitelikli bir şekilde ilgilenen ben, Özcan Özgür ve Nejat Altınsoy’un sergiden hiç haberi olmamış. Serginin açıldığı haberi, üniversitenin resmî hesaplarından başka sadece İHA sayfasında var. O haber de üniversite sayfasındaki içeriksiz haberin aynısı. Ayrıca, sergiyi gezenler. “Bunca eserin olduğu Muğla’da bu eserler hiç çalışılmamış. Amma da tembel bir üniversite ve şehirmiş haaa!...” derler. Oysa üniversite 2004 yılında Hilmi İmamoğlu’nun hazırladığı Tuhfe-i Şâhidî’yi yayımladı. Gülşen-i Tevhid 1967 yılında Mithat Behari Beytur tarafından tercüme edilip yayımlandı. Numan Külekçi, Gülşen-i Vahdet’i yayımladı. Mustafa Çıpan ve ben birer monografi yayımladık. Başka birkaç daha yayın var. Bu yayınlardan birer örnek yer alsaydı sergide iyi olurdu.

Bir de serginin zamanlaması iyi hesaplanmamış. 11 Mayıs’ta tam sınavların başlayacağı zaman açıldı sergi. Arkasından sınavlar ve tatil… 11 Ağustos’ta bitecek sergi ve yazın kampüs bomboş. Duyuru da iyi yapılmadığı için bu güzellikten yeteri kadar insan haberdar olamamış oluyor. Keşke Ekim’de açılıp Aralık ayına kadar sürseydi. Bakarsınız, bizi duyan biri olur ve sergiyi şehirde uygun bir yerde ve 17 Aralık Mevlânâ’nın vefat gününe kadar halka açık tutarlar.