Cuma akşamı yine mahalle baskısına dayanamayarak bilgisayarı kapatıp film izlemek zorunda kaldım. Yerli yapım, gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan “Hayatla Barış”… İyi ki izlemişim.
Başrollerini Taner Ölmez, Nazan Kesal, Gürkan Uygun’un paylaştığı film; dört yaşında geçirdiği kaza nedeniyle bir bacağını kaybetmesine rağmen bu eksikliğin hayatını engellemesine izin vermeyen Barış Telli’nin hayatı anlatılıyor.
Çocuk yaşta sağ bacağını kaybeden Barış Telli, yıllar içinden futbol, atletizm, tenis gibi sporun birçok alanında Türkiye rekorları kırmış bir sporcu.
Pozitif karakteri, ailesinin desteği ve ona inananlarla karşılaşması onu başarıdan başarıya koşan bir kahraman yapmış. Öyle ki defalarca gol krallığı, Ampute Futbol Milli Takımı’yla dört kez dünya üçüncülüğü ve üç kez Avrupa şampiyonluğu kazanan Barış Telli, “Ampute Messi” olarak anılır olmuş.
Sporla hayata tutunan, engelleri başarılarıyla aşan, Türkiye’nin ilk bedensel engelli beden eğitimi öğretmeni olan ve her şeyden önemlisi kendiyle barışık biri olan Barış Telli’nin örnek bir hayat hikâyesi var.
Filme gelince…
Daha dört yaşında gözü toptan başka bir şey görmeyen ve futbolcu olmak isteyen ve talihsiz kazada bacağını kaybeden bir çocuk…
Oğlunun bacağının kesilmesinden kendini sorumlu tutan ve ikinci bacağını da kaybetme korkusuyla onun hayallerini gerçekleştirmesine izin vermeyen bir baba…
Olup bitene üzülen ama oğlunun hayata küsmesine gönlü razı olmadığı için onu destekleyen bir anne…
Engelli çocuğun sorumluluğunu almamak için onu okula kaydetmek istemeyen bir okul müdürü…
Öğrencisinin içindeki yeteneği gören ve onu her şekilde destekleyen bir öğretmen…
Başlarda önyargıyla hareket ederek “Bundan iş çıkmaz.” diyen ancak Barış’ın azmi ve yeteneği karşında pes ederek sporcusuna destek veren bir antrenör…
Önyargıları, korkuları ve egosuna yenilerek sahada savaşmak yerine saha dışında savaşmayı seçen, takımının kaybetmesi pahasına takım arkadaşını oyun dışı bırakmaya çalışan, öfkesi ve kini gözlerini perdeleyen bir takım arkadaşı/kaptan…
Filmi izlerseniz, birçoğumuzun hayatında bu oyuncuların farklı isimlerle yer aldığını göreceksiniz. Hatta çok yakınlarımızda olduklarını…
İçi kıpır kıpır, bir şeyler yapmak, başarmak isteyen ve kendine güvenen insanlar…
Korkularının esiri olup gerçekleri görmekten, takdir etmekten ve desteklemekten aciz insanlar…
Her şeye rağmen destek olan, yanımızda olan ve bize inanan/güvenen insanlar…
Öfkesi kine dönüşen ve ne pahasına olursa rakip olarak gördüğü muhatabını oyun dışı bırakmaya çalışanlar…
Yeteneği, krizi ve sorunları iyi yöneterek takımını şampiyon yapanlar…
Adeta birçoğumuzun hayatının kısa bir özeti gibi… Ancak birçoğumuzun hayatında olduğu gibi filmde de üç kırılma noktası var.
Birincisi, Barış’ın koltuk değnekleriyle merdivenlerden inme cesaretini kendinde bulduğu an…
İkincisi, deneme maçı sonrasında “Bir gol atınca oldu mu sanıyorsun! Sahada nerede duracağını bilmiyorsun. Kondisyonun yok. Pas vermeyi, almayı bilmiyorsun.” diyen antrenöre, Barış’ın “Öğretin o zaman. Öğretirseniz yaparım.” dediği an…
Üçüncüsü ise final maçının devre arasında teknik direktörün, takım arkadaşına olan olumsuz duyguları takımına final maçını kaybettirme noktasına gelince kaptan Ferhat’a; “Senin dersin kendinle. Senin derdin kibrin. … Ya çık o sahaya, kaptan olarak savaş ya da kibrinle burada kal.” uyarısı…
Azim, inanç, sabır ve güven ile gelen başarının hikâyesi. Öfkeyi yenince, kibri içinden söküp atınca, güvenince ve paylaşınca elde edilen zaferi anlatan bir film. Dahası insanın kendiyle barışınca, herkesle/hayatla barıştığının güzel bir örneği.
Unutmayalım ki, başkalarına yönelttiğimiz olumsuz duygular; kalbimizde kir, gözümüze perde, zihnimizde duvar, ayağımızda prangadır. Yani insanın kendine savaş açmasıdır.
Film bize diyor ki: Savaşı bitir ve kendinle barış ki, hayatla barışık olasın…
2025’in kendimizle, insanlarla ve hayatla barış içinde yaşadığımız bir yıl olması dileğiyle…
01.01.2025