İnsan aceleci…

Sonuca çabuk ulaşmak istiyor. Kısa yoldan…

İnsan bencil…

Kendi istediği olsun istiyor. Kolayından…

Oysa mesele, amaç, hedef, öz, esas her ne ise insanı ona götüren bir yol, yöntem, biçim ve usul var. Yani bir süreç var. Kestirmesi ya da basiti olmayan bir süreç.

Esas ile usul arasındaki ilişki, tenasüp/uyum ve denge ise hakikat ile nihayet arasındaki ilişkinin şeklini ve sonucu belirliyor. Esasa/öze ve hakikate ilişkin her şey, bir şekilde usule dayanıyor.

İşte bu noktada maddi imkânları genişleyen, manevi yönü daralan modern çağın insanı, nihayeti çok önemsediği için hakikatin muhafızı olan usulü gereksiz zaman kaybı olarak görüyor.

Kapitalist düşünce ve yaşam biçimi, insanın devamlılığını sağlayan her türlü bağı koparıp onu bağlamsızlık/bağımsızlık fikrine alıştırdıkça; usul itibar kaybetmeye, insan ise köksüzlüğe doğru sürüklenmeye başlıyor.

Anda kalma, başarı, haz ve kutsal ben telkinleri ile güne gözlerini açan insan; sonuca hemen ulaşma isteği, meseleyi kolayından halletme arzusu, rahatını bozmadan ve ben’ini yıpratmadan iş yapma biçiminin etkisiyle zaid/fazlalık olarak gördüğü her şeyi –ki bunların başında usul, nezaket ve estetik var- yaşamın dışına atarak yola devam etmeyi tercih ediyor.

Oysa din, bilim ve iletişim başta olmak üzere her şey, usul/kaide üzerine bina ediliyor. Kaideyi yok saymak, adeta mekânı/imkânları genişletmek için sütunları kesmek gibi kaçınılmaz bir yıkımın habercisidir.

Bir şekilde sonuca ulaşmayı ve başarılı olmayı yeterli gören çağdaş yaklaşımların da etkisiyle birçoğumuz yolda kalıyoruz. İşin garibi, neden yolda kaldığımızı da bilmiyoruz. Usulsüzlüğün, üslupsuzluğun, bağlamsızlığın aynı zamanda bir devamsızlık olduğunun farkında da değiliz. 

Usulsüzlük, üslupsuzluk ve bağlamsızlık; bir yönüyle devamsızlık demek ki insan an’a, hazza, ben’e, kibre saplanıp kalıyor. Yol alamıyor. Düşüncede, fikirde ve eylemde devamlılık sağlanamıyor. Usul bozulunca ilişkiler de bozuluyor.

Usulsüzlük, üslupsuzluk ve bağlamsızlık; bir yönüyle de estetik kaygıyı ortadan kaldırıyor ki o da kalpte olan rikkat, zihinde ortaya çıkan dikkat gibi iki önemli hassasiyeti yok ettiği için samimiyetin ve tutarlılığın oluşmasına engel oluyor.

Örneğin, estetiğini yitiren bir dindarlık bir süre sonra samimiyetini ve tutarlılığını da muhafaza edemez hâle geliyor. Usul bozulunca din de bozluyor.

Sahibini yolda bırakan usulsüzlük, üslupsuzluk ve bağlamsızlık; nihayetinde onu kibir kürsüsüne çıkararak memnun etmeyi başarıyor. Zahmetten kurtulan, yolun mihnetinden yakasını kurtaran ve ölçünün kendisi olduğuna bir şekilde inandırılan insan; yaşamını “ben”e göre tanzim etmeye, başkalarına hükmetmeye ve herkese ayar vermeye başlıyor.

- Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

- Sana fikrini soran oldu mu?

- Ben senin kim olduğunu/ne söylemek istediğini biliyorum.

- Beni bunlarla meşgul etme.

- Bütün bunlar insanın özgürlüğünü kısıtlayan şeyler.

- Bana müdahale edemezsin!

- Haddini bil!

Yani usul gözetmeyenlerin bir şekilde düştüğü hadsizlik kuyusu…

Tavan yapan özgüven, kibir, hoşgörüsüzlük ve hadsizlik.

Oysa had bilmek, öncelikle usul bilmektir. Kendini bilen insanın; aynı zamanda neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek hareket etmesidir. Hakkının, gücünün, yeteneğinin ötesine geçmemesi yani ölçüsünü/sınırını bilmesi demektir. Bu had bilmenin birinci boyutudur. Usul bilmeye dair bir farkındalıktır.

Had bilmenin ikinci boyutu ise kendini bilen insanın, kendine sınır koymasıdır. Sınır koymak ise insanın kendi istek, ihtiyaç ya da durumuna göre hareket etmesi; istek, ihtiyaç ve durumunu bilerek onu kontrol etmesi demektir. Bir bakıma bencillikten, egoistlikten uzak, başkalarını da dikkate alarak yaşamaktır ki başkalarının varlığına ve ihtiyaçlarına dair bir farkındalıktır.

Yani usul, öyle basite alınabilecek bir şey değil.

09.10. 2024