Kocaman harflerle yazardı tarih kitaplarımız:
“PADİŞAHLIK BABADAN OĞULA GEÇMEYECEKTİ.”
Biz de Cumhuriyet denen şeyi biraz böyle öğrenmiştik:
Memleket miras değildi.
Makam miras değildi.
Devlet, kimsenin aile mülkü değildi.
Sonra büyüdük.
Tarih kitaplarını kapatıp memleketin siyasetine bakmaya başladık.
Eski milletvekillerinin çocukları milletvekili…
Eski belediye başkanlarının çocukları siyasette…
Baba bir şehirden, oğul başka bir şehirden aday…
Üç kuşaktır siyasetin içinde olan aileler…
Alparslan Türkeş’in ardından çocukları siyasette. Tuğrul Türkeş AK Parti’de, Ayyüce Türkeş Taş İYİ Parti’de.
Necmettin Erbakan’ın ardından oğlu Fatih Erbakan, Yeniden Refah Partisi’nin genel başkanı.
Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek milletvekili.
Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın oğlu Ahmet Mücahit Arınç milletvekili.
Eski TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’in oğlu Cem Şahin milletvekili.
Adnan Menderes’in ardından oğlu Aydın Menderes uzun yıllar siyasetin içinde kaldı; milletvekilliği ve parti genel başkanlığı yaptı.
İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü ise parti genel başkanlığından başbakan yardımcılığına kadar Türk siyasetinin önemli görevlerinde bulundu.
Öztraklar ise başlı başına bir siyasi tarih çalışması konusu.
Mustafa Faik Öztrak…
Oğulları Orhan, Adnan ve İlhan Öztrak…
Sonraki kuşaktan Faik Öztrak…
Milletvekilliğinden bakanlığa, TRT Genel Müdürlüğünden Hazine Müsteşarlığına kadar devletin ve siyasetin önemli noktalarında aynı aileden farklı kuşaklar görev yaptı.
Listeyi uzatmak mümkün.
Hem de epey uzatmak…
Üstelik bazen aynı ailenin çocukları farklı siyasi partilerde karşımıza çıkıyor.
İdeoloji değişiyor.
Parti değişiyor.
Rozet değişiyor.
Ama siyasette soyadı kolay kolay değişmiyor.
Mesele yalnızca Meclis de değil.
Belediyelere bakın.
Parti teşkilatlarına bakın.
Derneklere, vakıflara, odalara, kurumlara bakın.
Muğla’ya hiç girmiyorum bile.
Orada soyadlarını saymaya kalksam yazının konusu siyasetten çıkar, aile albümüne döner.
Hem sonra herkes küsüyor bana.
O yüzden Muğla’yı şimdilik kendi hâline bırakalım.
Ve işin en güzel tarafı şu:
İktidarı böyle.
Ana muhalefeti böyle.
“Yavru” muhalefeti böyle.
Birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlar ama konu siyasetin nimetlerini, makamlarını ve nüfuz alanlarını sonraki kuşağa aktarmaya gelince aralarındaki o büyük ideolojik farklılıklar birden küçülüveriyor.
Seçim meydanlarında kavga büyük.
Televizyonlarda kavga büyük.
Sosyal medyada kavga büyük.
Ama konu koltuğun, nüfuzun ve siyasi sermayenin aile içinde devamına gelince sistem şaşırtıcı derecede uyumlu çalışıyor.
Elbette bir siyasetçinin çocuğu siyaset yapamaz diye bir şey yok.
Böyle bir yasak ne demokratiktir ne de doğru.
Bir insan yalnızca babası veya annesi siyasetçi olduğu için siyasetten men edilemez.
Mesele başka.
Mesele, siyasete girmenin yolunun giderek liyakatten, emekten ve toplum içindeki karşılıktan değil; soyadından, aileden, çevreden ve devralınmış ilişkiler ağından geçmesidir.
Çünkü miras yalnızca ev, arsa, dükkân veya para değildir.
Bazen miras bir soyadıdır.
Bir telefon rehberidir.
Bir çevredir.
Bir parti teşkilatıdır.
Bir seçim bölgesidir.
Bir makamın kapısını açabilme gücüdür.
Ve bunların toplamına da siyasi sermaye denir.
Demokrasi ise yalnızca dört-beş yılda bir sandığın önümüze gelmesi değildir.
Demokrasi, arkasında güçlü bir aile, tanınmış bir soyadı, hazır bir çevre veya devralınmış bir siyasi sermaye bulunmayan sıradan bir yurttaşın da ülkenin yönetiminde söz sahibi olabilmesidir.
Eğer aynı soyadları sürekli önümüze geliyorsa…
Eğer siyaset, toplumun her kesiminden insanların yükselebileceği açık bir alan olmaktan çıkıp bazı ailelerin birbirine devrettiği bir mesleğe dönüşüyorsa…
Eğer baba koltuğu bırakırken oğul sıraya giriyor, oğul giderken torun hazırlanıyorsa…
Orada insan ister istemez soruyor:
Biz padişahlığı gerçekten kaldırdık mı?
Yoksa sadece adını mı değiştirdik?
Çocukken ezberletmişlerdi:
“Padişahlık babadan oğula geçmeyecekti.”
Meğer mesele sadece padişahlıkmış.