Okullar açıldı…

Bir okulun kapısından içeri giren çocuk, yalnızca bir sınıfa, bir sıraya, bir ders saatine mi girer? Yoksa geleceğine açılan uzun bir yolculuğun ilk adımlarından birini mi atar? Belki de bu sorunun cevabı, yıllar öncesinden bugüne ulaşan siyah beyaz bir okul fotoğrafında saklıdır: Beyaz yakalı, siyah önlüklü çocukların gözlerinde…

Cumhuriyetin kurulduğu andan, hatta daha öncesinden bugüne baktığımızda yüreklere dokunan bir mektep heyecanı karşılar bizi. Siyah beyaz fotoğraflara yansıyan beyaz yakalı, siyah önlüklü çocukların ve gençlerin gözlerine, yüzlerine, hatta beden dillerine sinmiş umut, coşku, ideal ve hayaller… Çoğunluğunun gözlerinde bir vakar, bir gurur vardır. Sanki geleceğe doğru “Ben buradayım işte!” diyen bir duruş…

Atatürk’ün sözü geliyor aklıma:

“Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”

Böylesine yüceltilen bir gençlik, böylesine kucaklanan bir çocukluk… Onların gözlerindeki ışıltıdan daha ne beklenebilir ki?

Ülkeyi tümüyle kucaklayan Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış bir milletin, Ulu Önder’in etrafında kenetlendiği ruha baktığımızda işte orada her şey değişiyor. Ruhla beden birlikte her engele meydan okuyor. O kadar yokluğun içerisinde “On yılda çok büyük işler yaptık.” dedirtecek bir ruh, lidere duyulan büyük bir güven ve geleceğe inanç…

Yıllar önce filmini de seyretmiş, uyarlandığı kitabı da okumuştum: Ölü Ozanlar Derneği.

Eserin başında öğretmen olan başkahraman, öğrencilerini asırlık geleneği olan bir okulun giriş salonuna götürür. Orada bu köklü okuldan mezun olmuş öğrencilerin fotoğrafları vardır. Okula yeni başlayan öğrencilerine, “Bu fotoğraftaki gençlerin yüzlerine iyi bakın.” der öğretmen. Ardından sorar:

“Ne okuyorsunuz, ne görüyorsunuz?”

Bu fotoğraflarda geleceğe yönelmiş, umutlu ve idealist gençlerin bakışları vardır. Öğretmen, öğrencilerinden bu fotoğraflar üzerinden kendi geleceklerine bakmalarını ister ve onlara şu sözü söyler:

“Carpe diem.”

“Anı yaşa!”

Peki, “Anı yaşa!” derken yalnızca o anı yaşamayı mı demek istemektedir öğretmen? Yoksa “Anın içerisinde artık oyuncu sensin; yaşanacak bu zaman senin. Bu anı yaşarken kontrol senin elinde. Kendi senaryonu kendin yaz.” mı demek ister?

Belki de “anı yaşamak”, bir sürü ihtimali içinde barındırdığı için yorumlara açık olmalıdır. Zaten eğitimin dili de çocuğun veya gencin ilgi alanına, yeteneğine, hayaline göre gelişmez mi? Kalıplaşmış bir mantıkla verdiğimiz eğitim bizi nereye götürür? Böyle bir durumda siyah beyaz fotoğraflardaki çocukların ve gençlerin gözlerindeki o ışığı yeniden yakalayabilir miyiz?

Okul; öğrencisiz, öğretmensiz, velisiz ve idarecisiz bomboş bir binadır. Kalıplanmış, sessiz bir yapıdan ibarettir. Çünkü okul sadece derslere girilip çıkılan, sınavlara hazırlanılan bir yer değildir.

Okul; öğrencisiyle, öğretmeniyle, velisiyle, hatta idarecisiyle insandır.

Öğrenci gözüyle baktığımızda ve öğrenciyi merkeze aldığımızda, “insan olma” kavramı eğitimin temel amacını belirlemiyor mu? Daha ilk sıralardan üniversitenin ya da eğitimin ulaşabileceği son basamaktaki sıralara kadar hep insan yok mu?

“Öğrenci” kelimesi yalnızca öğrenmeye odaklanmış bir anlam kalıbı içerisinde düşünülmemeli. Öğrenmek; sadece sınıfta, ders saatleri içerisinde, ders kitaplarının arasında verilen ödevlerden, doldurulan defterlerden ve alınan notlardan ibaret değildir ki…

İnsana dokunmaktır öğrenmek.

İnsanla tamamlanmaktır.

İnsanın eğitiminde temel şartları alt alta, üst üste koyduğumuz emir kipleriyle yürütemeyiz. İçinde öğrencinin, öğretmenin, velinin ve yöneticilerin olduğu; bütün bunlara hayatın da eklendiği bir denklemde, ortak düsturlar içerisinde eğitimi tamamlayabiliriz.

Özellikle günümüz gençliğinde değerlerin sadece sözlüklerde kaldığı, yaşamın hiçbir anında hayata geçmediği; sosyal âlemin ya da sosyal ağların, bir başka deyişle tekno dünyanın, hayatı tamamıyla sardığı bir yapıda yalnızca veriler, analizler ve istatistikler etrafında dolaşarak insana dokunamayız.

Anı yaşayacak ve anı belirleyecek insanı, “an”ın içerisine hapsetmeden yetiştirmeliyiz. Tıpkı siyah beyaz fotoğraflardaki çocukların ve gençlerin gözlerindeki ışık gibi… Onların ufkun ötesine bakmalarını, uzaklara göre yaşamlarını hedeflemelerini, kendi olmalarını ve kendilerini bulmalarını sağlayacak bir anlayışla eğitimi tamamlamalıyız.

Ön sıradaki çocukla en arka sıradaki çocuk arasındaki bağ eşit olmalı. Problemler çözüm odaklı ele alınmalı. Çünkü onların gözlerindeki ışık bizim yaşam kaynağımızdır. Geleceğimizin aydınlığı, onların gözlerindeki o ışıkta saklıdır.

Yarın okullar açılıyor…

Kapılardan yine çocuklar ve gençler girecek. Sıralar dolacak, koridorlarda ayak sesleri yankılanacak, tahtalara yeni cümleler yazılacak. Fakat belki de asıl meselemiz, onlara ne kadar çok şey öğretebildiğimiz değil; gözlerindeki ışığı ne kadar koruyabildiğimiz olacak.

Çünkü eğitim, çocuğu yalnızca geleceğe hazırlamak değil; onun kendi geleceğini kurabilecek insanı kendi içinde bulmasına yardımcı olmaktır.

Ve yıllar sonra çekilecek bir fotoğrafa baktığımızda onların gözlerinde hâlâ o vakarı, o umudu, o cesareti ve “Ben buradayım işte!” diyen ışığı görebiliyorsak, işte o zaman eğitimin asıl maksadına ulaşmışız demektir.

Koca Yunus’un dediği gibi:

“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir…”

Belki de bütün eğitim serüveninin özü burada saklıdır: Kendini bilen, insanı bilen; insanı bilen, geleceği aydınlatır.