Malumunuz, geçen haftaki yazımın konusu cesaret idi.
Yazımı; “Cesaret bir mizaç meselesi değil, bir ahlak meselesidir. Ülkemizin şahlanışı; kendi ikbalini değil milletin istikbalini dert edinen, eğilmeyen, bükülmeyen ve ‘Ben buradayım!’ diyebilen, gerektiğinde gözünü kırpmadan neşteri vurabilen o cesur iradelerin elinde yükselecektir. Unutmayalım ki, dağ gibi yığılan sorunları çözme cesaretine sahip, liyakatli yöneticilere her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.” diyerek bitirmiştim.
Akşamın ilerleyen saatlerinde bir arkadaşım aradı. Yazım, sorunlarımız, neler yapılması gerektiği ve cesaret üzerine uzun uzun sohbet ettik.
Arkadaşım sohbetin bir yerinde, “Hocam, bu cesur insanlar aynı zamanda agresif oluyorlar. Bu yönüyle de çoğu zaman sevilmiyorlar. İşin burasını hiç düşündün mü?” dedi.
Evet, çoğu zaman öyleydi. Çekinmeyen, geri durmayan, risk alabilen, sağdan-soldan gelen çatlak seslere itibar etmeyen, sosyal medya tepkilerine değil vicdanının sesine kulak veren, işin gereği neyse onu yapan cesur insanlar aynı zamanda net, dolayısıyla da keskin insanlardı.
Korkmayan, kollamayan, tereddüt etmeyen, cesurca kararlar alıp harekete geçebilen; koltuğunu sağlamlaştırmayı, kendini parlatmayı düşünmeden liyakat ve hakkaniyetle iş yapanlar aynı zamanda sert kararları ve uygulamaları olan insanlardı.
“Değerlendirelim!”, “Bakarız!”, “Hallederiz!” demeyen; birilerini gönüllemeyi, durumu idare etmeyi, baştan savmayı beceremeyen insanlar muhatapları için sevimsiz insanlardı.
Çünkü ehliyet ve liyakat sahibi olup sorunları çözme ve yenilikçi birtakım hamleler ile sosyal ve kurumsal gelişimin temelini atma iradesine sahip olan yöneticiler/liderler; keskin (dolayısıyla da agresif) kararlar almak zorundaydı.
Kronikleşen sorunlara çözüm bulmak isteyen yöneticiler/liderler, yeri geldiğinde sert tedbirler almak ve masaya yumruğunu vurmak zorundaydı. Sorunlar büyüdüğünde/çoğaldığında, birtakım kaygılarla bürokratik labirentlerde vakit kaybetmek bir ihanetti. Liderin buradaki keskin tavrı; sorumluluktan, işine karşı duyduğu saygıdan, ilkelerinden ve geciken adaletin adaletsizlik olduğu bilincinden kaynaklanmaktaydı.
Burada, “Yani iyi bir yönetici, aynı zamanda keskin/sert bir yönetici olmak zorunda mı?” sorusu gelebilir. Kesinlikle… Ancak burada “keskin/sert” ile neyin kastedildiği de önemli.
Burada “keskin/sert” olarak nitelenen tutum, bir karakter zafiyeti değil; aksine sonuç odaklı bir yaklaşımın operasyonel yansımasıdır. Sorumluluktan, hassasiyetten, ilkeli oluştan, değer odaklı iş yapma anlayışından kaynaklanan tutumdur.
Muhatabın kim olduğuna bakmadan iş yapmak, popülist bir söyleme başvurmadan doğruyu net ifade etmek, sorunları halının altına süpürmeden cesaretle dile getirmek, hatır-gönül değil sonuç odaklı iş yapmak, hantallığa ve beceriksizliğe karşı tahammülsüz olmak, hatalara karşı gereğini yapma iradesi gösterebilmek, beğenilme kaygısı gütmeden ve bir sonraki dönemi düşünmeden iş yapmak göre “agresif” görünebilir.
Oysa hepimiz biliyoruz ki, Türk toplumunda ve kurumsal kültürümüzde “idare-i maslahat” dediğimiz; herkesle iyi geçinme, “kötü” olmama, birilerini rahatsız etmeme, suya sabuna dokunmama yaklaşımı bir meziyet gibi pazarlanıyor. Oysa kronikleşmiş sorunlar, sözde nezaket sözcüklerinin arkasına saklanmış bir eylemsizlikle çözülmez. İşte bu noktada cesur yöneticinin agresifleşmesi kaçınılmazdır.
Yeri gelmişken şunu da ekleyelim: Bu keskin tavır, sadece yöneticiler için geçerli ve gerekli bir tavır değildir. İster sade bir vatandaş olsun ister herhangi bir kurumsal yapı içerisinde görev alan birileri olsun; herkes hak, sorumluluk ve ilkeli/değer odaklı yaşam söz konusu olduğunda aynı tavrı göstermelidir. “Bana ne?” ya da “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” anlayışı, insani ve ahlaki bir anlayış değildir.
Peki, bu net ve keskin tavrın sonuçları nedir?
Bu cesur yürekler; kısa vadede sevimsiz, geçimsiz, sert veya kibirli ilan edilecektir. Özellikle sosyal medyada ve dedikodu mahfillerinde bu isimler bolca hırpalanacaktır. Ancak bir vakit sonra, sular durulduğunda, toz duman dağıldığında geriye şu tablo kalacaktır: Mutluluk, huzur, güven, aidiyet, gurur, çözülmüş sorunlar, düzenli işleyen bir sistem ve liyakatle ayağa kalkmış kurumlar…
Sosyal ve kurumsal yaşamda “yumuşak huylu” olup hiçbir sorunu dillendiremeyen ya da hiçbir soruna neşter vuramayanların bıraktığı enkaz, ancak bu “keskin/sert” ama dürüst iradeler tarafından temizlenebilir. Unutmayalım ki; cerrahın neşteri can yakar ama hayat kurtarır.
O4.03.2026