Bir gazete, Ahmet Rasim’den bir yazı ister. Ahmet Rasim sorar: “Kısa mı olsun, uzun mu?” Gazete sahibi şaşırır ve “Nasıl olursa olsun, bu sizin bileceğiniz şey!” diye cevap verir. “Hayır…” der Ahmet Rasim: “Uzun bir yazı için üç mecidiye alırım, fakat kısalarını bir altından aşağı yazmam!”

Fransız matematikçi Blaise Pascal’ın, bir mektubunun sonunda şöyle yazdığı söylenir: “Bu mektubu her zamankinden uzun yazdım çünkü kısa yazacak vaktim yoktu.”

Vel hasıl-ı kelam, “Kısa yazmak zordur.” Bu ilke, edebiyatın en bilinen ilkelerinden biridir.

Aynı zamanda iletişimin de…

Oysa günümüzde cümleleri ve konuşmayı uzatmayı marifet sayan bir yaklaşımla karşı karşıyayız.

Malum, dil zihnimizdeki dünyayı dışarıya yansıtan bir ayna. Ancak son zamanlarda bu ayna giderek matlaşıyor; aynadaki yansımaya gereksiz kelime yığınları ekleniyor. Tozlu kelimelerle çoğaltılan konuşmalar giderek daha bayat hale geliyor.

“Katıldık” diyebilecekken “Katılım sağladık.” demeyi bir profesyonellik göstergesi sanıyoruz. Oysa bu durum, zenginleşen dilin değil, zayıflayan kelime ve düşünce yapısının bir tezahürü.

Okuma alışkanlığının giderek zayıfladığı, derinlikli düşünmenin yerini ekran kaydırmalarına bıraktığı bir toplumda, kelime dağarcığı daraldıkça cümleler tuhaf bir şekilde uzamaya başlıyor. Çünkü az kelimeyle çok şey anlatmak, her bir kelimenin ağırlığını ve anlamını bilmeyi gerektirir.

Bilgiyle süslenemeyen cümleler; “sağlamak”, “gerçekleştirmek”, “faaliyette bulunmak”, “etmek” gibi yardımcı fiiller yardımıyla yapay bir süsle donatılıyor.

“Katılım sağladık.”, “Kontrolünü sağlayalım.”, “En kısa sürede arama sağlayalım.”, “Görüşme gerçekleştirdik.” gibi…

“Katıldık.”, “Kontrol edelim.”, “Arayalım.”, “Görüştük.” demek çok mu zor.

Kullanılan bu kelimeler, cümleyi/konuşmayı besleyici değeri olmayan, sadece yer kaplayan birer anlatım bozukluğudur.

Bir örnek daha: “… kayıtlarına göre hükümlünün iyileştirme faaliyetlerine katılım sağladığı bilgisi alınmıştır.”

Basit ve arka planında herhangi bir neden olmaksızın kurulan bir cümle değil mi? Oysa öyle değil.

“İyileştirme faaliyetine katıldı/katıldığı görüldü.” diyen kişi, aynı zamanda eylemden haberdar olduğunu ve olayın bir tarafı olduğunu da kabul eder. Burada bir sahiplenme vardır.

Ancak “İyileştirme faaliyetine katılım sağladığı bilgisi alındı.” diyen kişide bu sahiplenme yoktur. Kendisini konuya taraf görmemektedir. Hatta böyle bir dil, sahibinin kendi eylemine yabancılaştığı ve bir bürokrasi nesnesine dönüştüğü mesajını verir.

Bir metni damıtarak, gereksiz kelimeleri ayıklayarak mesajın özünü ortaya koymak; geniş bir kelime ve kavram dağarcığının varlığını gerektirir. Zihinsel mesai ve konuya tam hâkimiyet gerektirir. Sahiplenmeyi ve sorumluluk almayı gerektirir.

Uzun ve ağdalı cümleler; genellikle yetersizliğin, belirsizliğin, samimiyetsizliğin, kafa karışıklığının veya gizleme çabasının göstergesidir.

Sadelik ise özgüven ifadesidir; kendine, yapılan işe, bilgi ve deneyime duyulan güvenin ifadesidir.

Özetle; dilimizi yardımcı fiillerin boyunduruğundan ve gereksiz uzatmaların yükünden kurtarmak, sadece bir üslup meselesi değildir. Bu hassasiyet, aynı zamanda bilgi, düşünce ve duygu zenginliğimizi koruma mücadelesidir.

Kelimelere yeni kelimeler ekleyerek cümleleri uzatmak bizi daha bilgili/profesyonel kılmaz; aksine hakikatin sesini kısar.

Cümleleri muğlaklaştırmak bizi sorumluluktan kurtarmaz; aksine bizim yetersizliğimizi ortaya koyar.

Eğer sığlıktan kurtulmak istiyorsak, süslü yalanlar yerine sade gerçekleri seçmeliyiz. Yani “sağlamak”tan vazgeçip, doğrudan “yapmalı”yız. Bilgi almak yerine, sorumluluk almalıyız.

Unutmayalım ki, bir fikrin/konuşmanın gücü; onu anlatmak için kullanılan kelimelerin sayısıyla değil, o kelimelerin anlamıyla/dürüstlüğüyle ölçülür.

13.05.2026