İnsan, en çok kendisiyle baş başa kaldığı yerde düşünür; bazen o yer bir çalışma odası değil, bir mutfaktır.

Ayşe İlker hocamın ilk kitabından bugüne okuduklarım, özellikle yazarlığa bakış açımda, kurgulamamda, Türkçeyi hak ettiği ölçülerde kullanmamda ve üslubumu belirleyen unsurların temel noktasında kendime ait dil kullanımının ne kadar özel olduğunu anlamamda vazgeçilmez yerler oldu.

Ayşe İlker hocamın okuduğum ilk kitabı Eflatun Hüzünler’di. Yazarın insanın iç dünyasını algılayışı, aslında bizden hiç farkı olmayan ama hiç dikkatimizi çekmeyen insanları odak noktasına koyup Türkçenin ince kullanımına uygun detaylarla aktarması benim için çok kıymetliydi. O zamana kadar bir yazıyı oluştururken içimden geldiği gibi yazıyor, yazı üzerinde birkaç çalışma yaptıktan sonra tamamladığımı zannediyordum. Ayşe İlker hocamın eserlerini okudukça yazma eyleminin sadece okumaktan geçmediğini; hayatın içerisinde, Türkçenin yaşadığı her yerde, her köşede bizzat hemhâl olarak yaşanması gerektiğini bana öğretti.

Biraz incelik, biraz nezaket, çokça sabır, çokça sevgi… Yazının mayası buydu.

İnce Düşünceler Ülkesi: Mutfak yalnızca bir günlük değil. Bir düşünme alanı. Bir iç mekân. Bir zihin tezgâhı.

Şifa niyetine bir ilacı içmeden önce prospektüsünü okuruz; bize etkileri neler olacak diye. Ayşe İlker hocam da mutfak metaforu üzerinden yazdığı günlüklerle okuruna çok farklı deneyimler kazandırıyor. Mutfak deyip geçmememiz gerektiğini öğreniyoruz.

“Hasılıkelâm, kadın erkek insanız ve biz insanlar yemeden yaşayamayız. Medenileştiğimize göre yemek pişirmenin ve yemenin bir adabı olmalı. O adap da mutfaktan ve sofradan geçiyor; hayata da buradan kapı aralanıyor.”

Mutfak burada yalnızca yemek yapılan bir yer değil; insanın kendini düşündüğü, kendini sınadığı, kendini tamamladığı bir alan.

Ayşe İlker yalnızca bir yazar değil; alanında uzman bir Türkolog. Kelimelerin köklerine inen, anlam bağlam yolculuklarını çözümleyen bir dil bilinci var metnin arka planında. Mutfak onun için aynı zamanda bir çalışma tezgâhı, bir kelime laboratuvarı.

13 Ocak 2020’de başlayan ve 19 Haziran 2024’te sona eren bu günlükler dört yıllık bir düşünce birikimini taşıyor. Günlük tutmak sadece yazmak değildir; varlığı kayda geçirmektir.

Kitabın satırları arasında şu cümleyle karşılaşıyorum:

“Düşünenlerden, dürüstçe davrananlardan ve sonunu düşünmeden doğrunun yanında yer alanlardan olmak ne güzel. Her şeye rağmen hayata iyilik ve güzellikle bakmak ne hoş.”

Bu söz, yalnızca bir temenni değil; bir hayat tavrıdır.

Bu kitapta beni en çok etkileyen cümlelerden biri ise şuydu:

“Kendime gereğim var, başkasına gerekmiyorum.”

Bu cümle, önce insanın kendi iç dünyasında tamamlanması gerektiğini söylüyor. İnsan ancak kendine gerekliliğini hissettiğinde başkasına gerçek anlamda dokunabilir.

İnce Düşünceler Ülkesi yalnızca bir kitap adı değil; bir düşünme biçimi.

Ve belki de asıl mesele şudur: İnsan, başkasına faydalı olmadan önce kendine gerekli olmayı öğrenmeli; kendi içinde tamamlanmadan kimseye tamamlayıcı olamayacağını idrak etmelidir.