Şükür ki, kalplerimizi yumuşatan bir Ramazan Bayramı’na daha kavuşuyoruz. Hayatımızdan sessizce çekilen onca değere, dijitalleşen dünyaya ve aramıza giren mesafelere rağmen; içimizde hâlâ o çocuksu bayram heyecanını taşıyor olmamız ne büyük bir zenginlik. Her ne kadar tatil planları arasına sıkışmış olsa da bayramın o kadim ruhunu solumaya çalışmak hâlâ çok kıymetli.

Ancak konu bayram olunca, o meşhur cümle bir iç çekiş gibi dökülüveriyor dillerden: “Nerede o eski bayramlar!”

Sahi, bizi o eski bayramların coşkusundan alıkoyan devasa engel nedir? Neden burnumuzun ucundaki komşuyu, bir telefon kadar uzağımızdaki akrabayı, yolumuzu gözleyen yaşlılarımızı ziyaret edemez hale geldik? Eskiden bereketi paylaştığımız kurbanlarımızı, bugün neden derin dondurucuların soğuk karanlığına hapsediyoruz? Eskiden olup da şimdi eksik kalan ne?

Açık konuşalım; o yıllara göre çok daha varlıklıyız ama manen bir o kadar yoksullaştık. Zenginleşen cüzdanlarımız, maalesef önceliklerimizi de değiştirdi. Artık bayramları bir “buluşma” değil, bir “kaçış” ve “dinlenme” fırsatı olarak görüyoruz. Modern insanın lügatinde bayram; kucaklaşmak değil, tatil yapmak demek oldu.

Öte yandan, birçoğumuzun rotasını “ev ahalisinin konforu” belirliyor. Çocuklar, internetin çekmediği köylere gitmeyi “zaman kaybı” görüyor; eşler ise misafir ağırlamanın tatlı yorgunluğunu “zahmet” olarak kodluyor. Sonuç mu? Bayram planlarımızda kurbanın kanı, fırından çıkan baklavanın kokusu veya büyüklerin duası değil; otel konforu ve gezi rotaları yer alıyor. Oysa unuttuğumuz bir şey var: İnsan paylaştıkça dinlenir, sevdiklerine dokundukça tazelenir.

Eskiden bayram günleri nasıl geçerdi? Çok eskileri bilmem, ama çocukluğumun geçtiği 70’li ve 80’li yıllarda bayramlar günümüz bayramlarından farklıydı. Bayram hazırlıkları haftalar öncesinden başlardı.

Öncelikle haftalar öncesinden alışverişler yapılırdı. İmkânı olanlar bayram kıyafetleri alır, yenilerini almaya imkânı olmayanlar ise sandıktaki/dolaptaki bayramlıklarını çıkararak yıkar, ütülerdi. Yine misafirler için ikramlıklar alınır, boşalan kolonya şişeleri doldurulurdu.

Bayram hazırlıklarının ikinci aşamasında temizlik vardı. Öncelikle evler badana edilirdi. Evin içi ve dışı bayram öncesinde elden geçirilir; yazgılar, halılar çırpılır ve divan örtüleri değiştirilirdi.

Arife günü baklavalar yapılırdı. Önce cevizler, bademler kırılır ve susam kavurulurdu. Hanenin hanımı önderliğinde kızlar ve gelinler el ele verir yufkalar açılır, baklava odun ateşi üzerindeki bakır sinilerde pişirilirdi. Bir küçük tepsi de yaşlı komşular için hazırlanırdı. Baklavaların şerbeti ise bayram sabahında dökülürdü.

Bazı yörelerde buğday günü (arife gününden bir gün önce), bazı yörelerde ise arife günü toplu olarak mezarlıklar ziyaret edilir, atalar için topluca Yasinler okunurdu.

Arife günü dışarıda çalışan/yaşayan kardeş, oğul-uşak herkes baba ocağında toplanırdı. Bayram sabahı erkenden kalkılır, ailenin erkekleri hep birlikte Bayram namazına giderdi. Evin kadınları ise kahvaltı hazırlıkları yapardı. Namazdan dönen aile büyüklerinin elleri öpülür, herkes birbirinin bayramını kutlardı. Çocuklar harçlıklarını alır, ardından birlikte kahvaltı yapılırdı.

O yıllarda dokuz günlük tatiller yoktu ama koca bir ömre bedel vefa vardı. Bayramlaşma önce kapı komşusundan başlar, dalga dalga tüm mahalleye yayılırdı. Şimdiki gibi “mesajla geçiştirilen” kutlamalar değil, göz göze gelinen, hâl hatır sorulan hakiki buluşmalar yaşanırdı. Her misafire mutlaka bir dilim baklava düşerdi; çünkü o yıllarda kahve az olsa da gönül çoktu.

Önce çocuklar, sonra da aile büyükleri bütün köyü/mahalleyi dolaşarak herkesle bayramlaşırdı. İkinci, üçüncü gün ise komşu köylerdeki, ilçedeki akrabalar ziyaret edilir; bir bayramda bütün akrabalar birbiriyle görüşür ve bayramlaşırdı. Bayram ziyaretleri üç-dört güne yayılırdı.

Bugün 70’lerin coşkusunu bulamıyorsak, bu dışsal bir eksiklik değil, içsel bir tercihtir. Eğer uzaklığı, yakıt maliyetini veya yorgunluğu bahane edip anne-baba rızasını ve bayramlaşmayı bir sonraki bayrama erteliyorsak; daha çok “eski bayramlar” güzellemesi yaparız.

Unutmayalım ki; ana-baba duasının bereketini unutanlar, hayat boyu maliyet hesaplarının ve ödeme planlarının esiri olurlar. Çünkü bayram, bir tatil köyünde/otelde sosyalleşmek değil, bir aile sofrasında aynı sofraya oturabilmektir.

Bu bayram, sadece bedenlerimizin değil, ruhlarımızın da dinlendiği; küskünlerin barıştığı, yoksulların hatırlandığı gerçek bir bayram olsun. Türk ve İslam coğrafyasının birliğine, kardeşliğine vesile olsun. Savaşların bittiği bir bayram olsun.

Bayramınız şimdiden mübarek olsun. Gönlünüz hep çocukluk bayramları tadında şen olsun.

18.03.2026