Bazı kitaplar vardır; yalnızca okunmaz. İnsan onları bitirdiğinde bile içindeki bir cümle uzun süre zihninde yaşamaya devam eder. Nurhan Buhan’ın ilk hikâye kitabı “Suyu Anlattım” da tam olarak böyle bir yerden sesleniyor okuruna. Sessiz ama derin bir yerden… Hayatın içinden gelen, insanın içini usulca yoklayan bir yerden…
“Annem güneşten solan, ütüden parlayan eteklerimi ters yüz edip yeniden dikerdi. Yepyeni eteklerim olurdu.”
Kitapta yer alan “Ters Yüz” hikâyesindeki bu cümle aslında bütün kitabın ruhunu taşıyor. Çünkü Nurhan Buhan, eskidiğini düşündüğümüz hayatları, unutulduğunu sandığımız duyguları ve içimizde sessizce duran çocukluğu yeniden ters yüz edip okurun önüne koyuyor.
Bugünün hızla tüketilen dünyasında insan artık dönüp kendine bakmıyor. Nereden geldiğini, hangi duyguları kaybettiğini, hangi hikâyeleri yarım bıraktığını unutuyor. “Suyu Anlattım” tam da bu unutulmuş yerlere dokunan bir kitap.
Arka kapak yazısında yer alan şu cümleler kitabın dünyasını oldukça güçlü biçimde özetliyor:
“Türkçenin gücünden yararlanarak kültürel mirası, manevi değerleri, aileyi ve kişiliğin oluşmasında annenin rolünü titizlikle işliyor.”
Gerçekten de kitap boyunca anne figürü yalnızca bir karakter olarak değil; hayatı taşıyan, çoğaltan, sessizce ayakta tutan bir hafıza olarak karşımıza çıkıyor. Bazen bir çocuğun gözünde, bazen genç bir kadının iç konuşmalarında, bazen de geçmişin kırgınlığında…
Kitaptaki hikâyelerde çoğu zaman bir kız çocuğu, genç bir kadın ya da geçmişin içinde dolaşan kırılgan bir anlatıcıyla karşılaşıyoruz. Yazar; çocukluk hafızasını, yalnızlığı, aileyi, insanın içindeki sessiz yaraları oldukça sade ama derinlikli bir dille aktarıyor.
Özellikle “Çarşı”, “Vefasız mı Oldum Ben”, “Adaya Doğru” ve “Al Getir Sevgiliyi” adlı hikâyelerde gündelik hayatın içinden çıkan duygusal kırılmalar okuru bir anda hikâyenin içine çekiyor.
“İçinde tutma, kimseye anlatma; suya anlat, suyla akar gider.” diyen anneannenin sesi yalnızca bir hikâyede kalmıyor; kitabın tamamına yayılan bir hayat anlayışına dönüşüyor.
Belki de bu yüzden “Suyu Anlattım” bir hikâye kitabından çok, insanın iç dünyasına tutulmuş sessiz bir ayna gibi duruyor.
Nurhan Buhan’ın en güçlü yanlarından biri ise büyük olaylar anlatmadan insanın içini sarsabilmesi… Onun hikâyelerinde bağıran cümleler yok. Ama okurun zihninde uzun süre kalan sessiz ayrıntılar var.
“Bir kamyon toprak tutsam altın olsa...” diye başlayan çocukluk hayalleri…
“Henüz yorgun değildi yüreği...” diyen gençlik heyecanı…
Ve bir anda okuru duvara çarpar gibi bırakan final cümleleri…
Yazarın dili temiz, yalın ve gösterişsiz. Ancak bu yalınlığın içinde ciddi bir gözlem gücü ve duygu derinliği var. Ayrıntıları büyütmeden görünür hâle getirebilmesi kitabın en güçlü taraflarından biri.
1969 yılında Tokat’ın Zile ilçesinde doğan Nurhan Buhan; Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olmuş, yüksek lisansını Türk Halk Bilimi alanında tamamlamış bir isim. Uzun yıllardır öğretmenlik yapan, hikâye atölyelerinde genç kalemlerle buluşan ve editörlük çalışmaları yürüten yazarın bu birikimi metinlerin diline de doğrudan yansıyor.
Özellikle Türkçeye gösterdiği özen, hikâyelerdeki sadeliğin en önemli dayanaklarından biri olmuş. Çünkü Nurhan Buhan dili yormuyor; dili, insanın iç sesine yaklaştırıyor.
Belki de bu yüzden kitap boyunca insanın zihninde hep aynı duygu dolaşıyor:
Hepimizin suya anlatacak bir hikâyesi var…
Ve belki de iyi hikâyelerin en büyük gücü burada saklıdır…
İnsan, bir kitabı bitirdiğini sanırken aslında kendi içinde yeniden başlamaktadır.
“Artık yaşamaya hazır yeni bir yüzü var hayatımın!”
