Geçen hafta iftarı dostlarla Üsküdar’da açalım dedik. Malum Ramazan Üsküdar’ın o kendine has manevi ikliminde daha bir güzel yaşanıyor, İstanbul’un birçok yerine göre.
Standart/dayatma menülerden hoşlanmadığımız için esnaf lokantalarından birine gittik. Neredeyse haftada bir gün Üsküdar’a yolumuz düşmesine rağmen buraya ilk kez geliyorduk.
İftarımızı açtık, karnımızı doyurduk. Biz çayımızı içerken müşteriler hızla lokantayı boşalttı. Henüz kalkmayan iki-üç masadan biri de bizdik.
Tam ödeme yapmak için kasaya doğru yaklaşıyordum ki içeriye ellili yaşlarda biri girdi. Tezgâhın arkasındaki aşçıya selam verdi. Aşçı, “Sen çayını içerken ben de paketi hazırlayayım.” dedi.
Bu arada bütün lokanta çalışanları iftarlarını açmak üzere arka bölüme geçtiğinden müşterilere sadece o aşçı bakıyordu. Doğal olarak da onun yeni gelen müşterinin paketini hazırlamasını bekleyecektim.
Müşteri ayakta çayını içerken aşçı da üç-dört paket yemeği poşete koyup vatandaşa uzattı. Çay bardağını kenara koyup poşeti alan vatandaş, “Allah razı olsun. Sana bu akşam bol bol dua edeceğim.” dedi.
Aşçı, “Sen beni bırak; kendine dua et. Artan vaktin olursa bana dua edersin.” dedi. Vatandaş da “Ben sana dua edeceğim. Ben bu hayatta parayı bulamadım, Allah sana daha fazla versin. Bunun için dua edeceğim.” diye karşılık verdi.
Aşçı, “Para bulunan bir şey değil, kazanılan bir şeydir. Para boş gezerek kazanılmaz, çalışılarak kazanılır. Sen de çalışabilirsin. Bak ben, ekmeğimi kazanabilmek için her gün 15 saat çalışıyorum. Ben çalıştıkça kazanıyorum. İkram ettikçe, paylaştıkça kazanıyorum. Ama böyle gezerek kazanılmaz.” dedi.
Vatandaş, “Allah razı olsun, kazancının bereketini versin.” diyerek dükkândan çıktı. Ya aşçının ne demek istediğini anlamamıştı ya da anlamak istemiyordu.
Bu diyalog ilgimi çekti. Ortam da müsait olunca aşçıyla bu diyalog hakkında sohbete başladık.
Hasan Usta, “45 yıldır Üsküdar’da lokantacılık yapıyorum. 10 yıldır da buradayım. Kapımıza geleni eli boş çevirmiyoruz ama bazılar hak etmiyor. Adam sapasağlam, benden daha sağlıklı ama çalışmıyor. Dilinde isteme sözleri ve dua… Gerçek hak sahiplerinin payına göz dikiyor. Biliyoruz ama yine de insanları kıramıyoruz, boş gönderemiyoruz.” dedi.
Hasan Usta, kapısına gelen vatandaşa hem çay ikram etmiş hem bir öğünlük 3-4 çeşit yemek vermiş hem de kırmadan ona nasihat etmişti. Meseleye bir esnaf bilgeliğiyle bakıyor, hoşgörüsünü kaybetmiyordu. Birtakım bahanelere sığınarak iyilikten yapmaktan vazgeçmiyordu.
“Bugün herkes sahtekâr olmuş; kimseye güvenmeyeceksin, iyilik yapmayacaksın.” demiyordu.
Ayaküstü biraz muhabbet edip vedalaştık. “Ne güzel…” dedim kendi kendime. Artık Üsküdar’daki uğrak yerlerimizden biri de burası olacaktı.
Dükkândan çıkıp Üsküdar’ın serin akşamına karıştığımda, Hasan Usta’nın “Para bulunmaz, kazanılır.” sözü zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. Hasan Usta, vatandaşa sadece bir paket yemek vermemiş; günümüzde unuttuğumuz bir hakikati, emeğin kutsallığını da ona hatırlatmıştı.
El açıp istemek, İslam geleneğinde ve Anadolu irfanında ancak çaresiz kalındığı zaman hoş karşılanırdı. Gücü kuvveti yerinde olan birinin çalışmak yerine insanların “iyilik” duygusunun ardına gizlenerek başkalarının alın terine talip olması yadırganırdı. Çünkü rızık; bekleyerek/isteyerek değil, peşinden koşarak, ter dökerek kazanılabilirdi.
İşte Hasan Usta’nın tavrı bu nedenle bir ders gibiydi. O, karşısındakinin suistimalini görse bile iyilikten vazgeçmiyor; yemek poşetiyle birlikte ona bir de “hayat dersi” veriyordu. Toplum olarak göz ardı etmememiz gereken de buydu: Kötülere ve kötü örneklere bakarak iyilik yapmaktan vazgeçmemek ama iyilik yaparken de emeği, çalışmayı ve alın terini el üstünde tutmak…
Zira kazanç isteyenlerin değil; sadece azimle çalışanların, üretenlerin ve işinin hakkını verenlerin hakkıdır. Paylaşmanın güzelliği de ancak hak edenlerin ellerinde bir berekete dönüşür.
Ne mutlu, ekmeğini/rızkını taştan çıkaranlara ve Hasan Usta gibi kazancını gönül genişliğiyle bölüşenlere...
25.03.2026