Onu önce mısraların gözesinden ruhumuza damla damla akan Türkçede yaşadık. Onun mısralarında ruhumuzun, özümüzün dilini öğrendik. Anadolu’yu mayalayan özlenen bir sesti Yavuz Bülent Bâkiler’in mısraları. Sadece Anadolu’nun kaynak suyundan mı akıyordu Türkçenin nehir yatakları. Türkistan’dan doğarak Balkanlarda, Kuzey Afrika topraklarında batan güneşi takip ediyordu. Selenga’dan Tuna’ya Nil’e uzanan topraklardan Türkçe Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak, Seyhan, Ceyhan , Menderes, Aras’ta birleşen bir coşkun sesin kaynağı oluyordu Türkçe. Öylesine saf, duru, doğal ve tertemiz bir Türkçe. Türk’ün gönlü kadar sözü özü bir Türkçe. Her bir seslenişinde samimiyetin kucaklayışı, sıcaklığı vardı onun mısralarında.

“ Türkiye'm! Hasretim! Kınalı türküm!..
İç içe güzellik, uc uca kahır
Yüreğimi bin parçaya bölseler
Her parçası yine seni çağrışır.”

Yavuz Bülent Bâkiler’in şiirlerini okurken Türkçeyi içinizde yaşardınız. Onun sesinde gür, coşkun akan ırmakların sesini duyarken; dağların zirvesinden keskin bakışlarla dünyayı süzerdiniz. Onun mısralarında masmavi gökyüzü bütün dünyaya çadır olur siz tarih ötesinden doludizgin atların sırtında birer akıncıya dönüşür “tarih, millet, mefkûre” üçgeninde hep ufkun ötelerinde bulurdunuz kendinizi. Onun şiirlerinde keskin bıçak gibi esen rüzgâr anne dendi mi, kadın, çocuk, aile dendi mi yufka bir yüreğe sarmalanır gözyaşları akıtarak duygularınızın en ince telinden ezgiler söylerdiniz.

Yavuz Bülent Bâkiler ne söylerse gönülden söylerdi. Riyasız, maskesiz, aldatmacasız. Gönlünden ne geçer su gibi berrak berrak akıtırdı duygularını. Ne de olsa Türk’ün karakterinde vazgeçilmez bir yeri olan aşk’ın mayaladığı bir gönle sahipti. Ne yaparsa yapsın deli gönül ne söyleyecekse söylerdi. Hesap kitap etse de doğrudan söylerdi söyleyeceğini.

“İşte ne gözyaşı, ne yemin, ne söz
Geri dönen hangi güvercinin var?
Senin hangi çiçeğini sakladı bahar?
Demedim mi aklım inanma!
Birgün naza çeker kendini demedim mi?
Görmesen, zindana döner bu şehir
Görsen, umursamaz, aldırmaz kafir.”

O Türk’ün Türkçenin sevdalısıydı. Türkçe’yi ruhunun bütün derinliklerinde yaşar, yaşatırdı. Her mısrasında ayrı ayrı dokurdu duyguları. Anadolu ikliminin zenginliklerinde beslenmişti. Bununla da kalmamış Türkistan’ı, Balkanları hatta Türk’ün bayrağını dalgalandırdığı, Türkçenin ses verdiği her yere gitmiş bütün birikimlerini sadece şiirinde değil yazılarında da Türkçeyi yaşatmayı bilmişti. Türkçe, onun yanında “Sözün Doğrusu”ydu. Türkçe küçücük bile bir yanlışı, fazlalılığı, eksikliği kaldırmazdı. Her milletin yaşam göstergesinde tarih şuuru olması nasıl gereklilik arz ediyorsa her şeyden ve her şeyden önce Türkçe şuuru bir zorunluluk olmalıydı Türk’ün belleğinde. Türkçenin yaşaması demek Türk’ün varlığının yaşaması demekti. Türkçenin yaşadığı tüm zorluklar aslında Türk milletinin yaşadığı zorluklardı. Türkçe ne kadar zenginleştirirsek, ne kadar Türk çocuğunda gerçek bir dil bilinci yaşatırsak geleceğimiz de o kadar aydınlanırdı. Yavuz Bülent Bâkiler ömrünün sonuna kadar bir Kaşgarlı Mahmut gibi, bir Ali Emiri Efendi gibi, bir Ali Şir Nevâî gibi Türkçe sevdasını hiç bırakmadı. Yazılarıyla, eserleriyle, konuşmalarıyla, televizyon programlarıyla sonuna kadar dil mücadelesini büyük bir aşkla yürüttü.

“uzakların daha uzaklarına
büyük zaferlerin nur tabakalarına
seni yazdım ebemkuşaklarına
ellerim çaresiz, kalemsiz değil!”

Onun şiirlerini bir de şairin sesinden dinleyin. Onun şiirlerini bir okur olarak okurken ne hissediyorsanız şairin sesinde de aynı duyguları yaşatır sizlere. Yavuz Bülent Bâkiler, Türkçeyi yaşar ve yaşatırdı derken aslında bu özel yönüne işaret ediyorduk bir bakıma. Yavuz Bülent Bâkiler aynı zaman çok iyi bir hatipti. Onun dilinde Türkçe aynı mısralarında yaşadığınız sesi birebir hissettirir, yaşatır. Yavuz Bülent Bâkiler’i dinlerken çok çok ötelere çekildiğinizi hissedersiniz. Sizi alır Türkçenin en derin noktalarına götürür; dağ, tepe, bayır dolaştırır. “Türkistan Türkistan, Üsküp’ten Kosova’ya” adlı kitaplarını bir okumaya başlayın bizzat şahit olursunuz bu duruma. Kitapların ilk cümlelerini okumaya başladığınız an yazarın sesi sizi bulunduğunuz zamandan, mekândan alır çok başka zamanlara, mekânlara götürür. Alır başınızı ötelere, ötelere gidersiniz.

“Aral gölünden su içenlere, Altay Dağlarından, Tanrı Dağlarından geçenlere selam olsun! Türkistan’ı sevenlere binlerce selam olsun!”

“Biz binlerce yıllık bir çınarın, Anadolu’daki dallarıyız. Kökümüz eski Türk yurtlarındadır. Kökümüzden kopamayız. Ruhumuzdan soyunamayız. Türkistan bizim hem sevabımız, hem günahımızdır.”

"Rumeli Türklerinin mezar taşlarında bile, bayrağımızın ay yıldızı, papatya papatya açılırken, gözlerimizi onlardan nasıl kaçırabiliriz?"

Yavuz Bülent Bâkiler’e göre millet gelenek görenekleriyle, tarihiyle, türküleriyle, atalar sözüyle, diliyle yaşar. Ezelden ebede dimdik durarak yaşar.

"Ben Altay Dağları'ndan koparak geldim

Yüreğimde Türkistan'dan binbir nakış var.

Çok şükür aslım da, neslim de belli

Türk'üm, Müslümanım dağlar kadar.

Dokuz tuğ taşıdım ben, dokuz davula vurdum

Dokuz evliya gücüyle yürüdüm geldim.

Büyüdü benimle mübarek yurdum

Ebed-i müddet bu devleti ben kurdum."

Türkçeyi yaşayan, yaşatan şair yazar Yavuz Bülent Bâkiler’i anlamak ve anlatmak için onun şiirlerini, yazılarını okumak yetmez. Onun sahip olduğu şuura ve belleğe de sahip olmak gerekir. Yavuz Bülent Bâkiler’i anlatmak için de sayfalar yetmez. Onun Azerbaycan Karabağ’dan gelip Sivas’a yerleşen bir ailenin ruhunda özünü bulan ve Sivas’ta doğup yine Sivas topraklarına emanet edilen hayat hikâyesinin esaslı bir biyografisinin yazılması ve Türk gençlerine Yavuz Bülent Bâkiler’in ona yakışır şekilde anlatılması gerekir.

Ruhu şad olsun.