Bazı kitaplar düşünmeye, bazıları hissetmeye çağırır; Ziya Osman Saba ise insana, insan kalmayı hatırlatır.
Kitaplar yalnızca düşünce dünyamızı değil, duygu dünyamızı da besler. Zaman zaman şairler ve yazarlar, kimi bir mısrayla kimi bir cümleyle anın içindeki kilitleri açar; daralıp kaldığımız zamanların içinden alıp bizi daha geniş zamanlara taşırlar. Bazı şairler vardır ki daha derin nefesler almamızı sağlar. İnsan, derin nefes aldıkça içinde bulunduğu anın ne kadar kıymetli olduğunu birden fark eder.
Bir pazar sabahı… Denklemlerin içinden çıkamadığım, çözümsüzlüğün içinde kaybolup gittiğim bir anda kütüphanenin raflarında gözüme ilişen bir kitap belki de bütün o anlık sıkıntıları sona erdirecekti. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi… Ne güzel bir isimdi. Belki yıllardır elime almamıştım; oysa otuzlu yaşlarımdan itibaren bir başucu kitabı olmuş, uzun yıllar elimden düşmemişti.
Yazarı da öyle değil miydi? Gösterişsiz, şatafatsız; kendi sadeliği içinde, Türkçenin en samimi ifadeleriyle insanı kucaklayan, sessiz bir limanda sakin bir vakitteymiş hissi veren bir şair: Ziya Osman Saba. Kitabın sayfaları arasında dolaşırken “Değişen İstanbul” başlıklı hikâyede takılıp kaldım. Hikâyenin sonlarına doğru şöyle diyordu:
“Orada, Köprü’nün üstünde olduktan sonra, bir amele, bir temizlik amelesi olabilirdim. Şehrin kalbi sayılabilecek bu yerde, bu en merkez noktasında, bu iki sahil arasındaki balkondan, mevsim mevsim, saat saat İstanbul’u, minarelerin kâh masmavi bir göğe çıktıklarını, kâh ağır bulutları delmek ister gibi yükseldiklerini, kâh yağmurla ıslanan kurşun kubbeleri, kâh nereden vurduğu arılaşılamayan bir güneşle parlayıveren bir âlemi seyreder, içim sevinçle dolar, oradan Beşiktaş taraflarına her bakışımda çocukluğumu hatırlar, Eyüp sırtlarına bakarak annemi düşünür ve bir yandan vazifemi yapar, Köprü’nün, İstanbul’un bu en işlek caddesinin kaldırımlarını en titiz bir itina ile temizlerdim.
O kaldırımları kirletenler, o taşlara tükürenler olursa yanlarına yavaşça yaklaşır, kendime deli dedirtmeyi bile göze alarak:
— Nerede olduğunuzu unutuyor musunuz, derdim; şu göğe, şu kubbelere baksanıza; İstanbul’dasınız, çoluğunuzun çocuğunuzun yanında, hiç kimseniz bile yoksa, ölmüşlerinizin yakınındasınız. Bu, basabilmek saadetine erdiğiniz kaldırımlara hiç tükürülür mü?”
Bu satırlar insanı durdurur.
Yaşadığımız anın içinde insan kalmak ne kadar zorsa, hayata zamanla ve mekânla temas etmeden teğet geçmek de bizi insan olmaktan o kadar uzaklaştırır. İnsan insana dokunmazsa, zamanla ve mekânla bağ kurmazsa, kendi yalnızlığının içinde yavaş yavaş kaybolmaz mı? “İnsan iyidir” deriz; ama insan, iyiliği ve güzelliği ancak içindeki insanın sesini duyabildiği ölçüde yaşatabilir.
İçten fısıldayışın şairi Ziya Osman Saba, tam da bu sesi hatırlatır. Onun metinlerinde insan, nerede olduğunu, kime ait olduğunu ve hangi toprağın üstünde yürüdüğünü yeniden fark eder. İtirazı sert değildir; bir öfke değil, bir hatırlatmadır. İstanbul’un ortasında bir kaldırım taşına bakarken bile insana insanlığını unutmamasını söyler.
Şiirlerinde de bu sükûnet hâkimdir. Ön plana çıkmayan, gösterişsiz gibi görünen dizelerinin arkasında derin bir ruh vardır. Oysa hayatına baktığımızda, Ziya Osman Saba’nın büyük çilelerle sınandığını görürüz. Derin travmalar, keskin dönemeçler hayatının her evresinde onu yakalamıştır. Buna rağmen şiirlerinde bu acıların sert izleri değil; umudu, huzuru, güveni ve her şeye rağmen insan olmanın güzelliğini buluruz:
“Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde
Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar.
Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu,
Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.”
Her şey nasıl baktığımızda, nasıl gördüğümüzde ve nasıl hissettiğimizdedir. Ziya Osman’ın sesi çağlayan gibi değildir belki; ama damla damla biriken, insanın içini serinleten bir fısıltıdır. Geçmişle hesaplaşmaz, bugünün içinde kaybolmaz, bütün hayallerini geleceğe yüklemez. Şiirleriyle insanı, anın içindeki güzelliğin saltanatında yaşatır.
Bu yüzden ne zaman kendinizle baş başa kalsanız, ne zaman sıkıntıya düşseniz, ne zaman başınız ağrısa Ziya Osman Saba okuyun. İnterneti açın, “Ziya Osman Saba şiirleri” deyin ve Nefes Almak şiirinin dizeleriyle ilk adımı atın:
*“Nefes almak, içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin,
Duymak havayı bağrında…
Nefes almak, her sabah uyanık.
Ağaran güne penceren açık.
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında…”*
Mezarına bile sahip çıkamadığımız bu yüce gönüllü şairi, şiirleriyle yaşatmaya devam edeceğiz.
Ben de Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ziya’ya Mektuplar ve Bütün Şiirlerini başucu kitaplarım arasında tutmayı sürdüreceğim.
Ziya Osman Saba’yı okudukça insan, dünyayı değiştiremese bile insan kalmanın mümkün olduğunu hatırlar.
