Bu yazıyı kaleme alırken, büyük umutlarla geleceğe hazırladığımız gençlerimiz üzerine dokunaklı ve umut dolu bir yazı yazma niyetindeydim. Her daim beni heyecanlandıran; içlerindeki güzelliğin ruhlarına ve karakterlerine yansıdığı öğrencilerimden aldığım ilhamla yine umut merkezli satırlar kuracaktım.

Ancak hafta sonu ekranlara yansıyan bir fotoğraf, gençliğe daha derinden bakmam gerektiğini gösterdi. Apaydınlık bir yüz, masmavi gözler ve hayatının baharında geleceğe umutla gülümseyen bir delikanlı… Henüz on yedi yaşındaydı. Sebebi ve niteliği tam olarak anlaşılamayan, yalnızca kör bir öfkenin ittiği bir bıçaklanma sonucu hayatını kaybetmişti. Gök ekinken biçilmiş bir bahar dalıydı adeta. Fotoğrafa bakmak bile yürekleri dayanılmaz bir acıya sürüklüyordu. Ya annesi, babası, yakınları… Yürekler yangın yeriydi.

Bir başka acı ise daha karanlıktı. Madalyonun öbür yüzünde, ruhunda bahar tazeliği ve masumiyet olması gereken on beş yaşındaki bir çocuğun, katil konumuna düşmüş olması vardı. Bu yalnızca bir sonuç değil, uzun süredir biriken ihmallerin göstergesiydi. Mattia Ahmet Minguzzi ismi, bu vakaların ilk yüksek çığlıklarından biri oldu. Oysa alarm zilleri çok daha önce çalmaya başlamıştı. Biz toplum olarak bu sesi duymakta, okumakta geç kaldık.

Aylar önce Menteşe Belediye Başkanımız Gonca Hanım’ın ailesinin evine yönelik saldırı girişiminde de yaşları 15–17 arasında değişen gençlerin adı geçmişti. Hafızamızı biraz yokladığımızda; okullarda öğretmenlere yönelik saldırılardan, sanal kumar ve suç örgütlerinin gençleri hedef alan kurgularına; sokak çatışmalarından siyasi bağlamda kullanılan genç figürlere kadar pek çok örnekle karşılaşıyoruz. Gençler, çoğu zaman dolu bir silahın tetikçisi hâline getiriliyor. Çünkü en kolay hedef, henüz hayata tutunamamış olanlar.

Burada “gençler” derken aslında “çocuklar” dememiz gerekir. Hayata dair deneyimi sınırlı, gerçeklikle teması zayıf, hayatı henüz tanımamış bireyler… Saygı, sevgi ve aidiyet duyguları temasla gelişir. Peki biz; aileden başlayarak eğitim sistemini ve toplumsal yapıyı da içine alacak şekilde, gençlerimize bu hak edilmiş teması sunabiliyor muyuz?

Gençler bizim hayatımızda ne kadar yer tutuyor? Onları gerçekten dinliyor muyuz? Evimizdeki bir saksı çiçeğine gösterdiğimiz itinayı onlara da gösterebiliyor muyuz? Hayata dair deneyim kazanmaları için ne kadar alan açıyoruz?

Atlas’ın fotoğrafına bakıp üzülmek elbette insani. Ama yalnızca ona değil, onu bıçaklayan on beş yaşındaki çocuğa da bakmak zorundayız. Eğer çözüm arıyorsak, o çocuğun bu noktaya nasıl geldiğini sorgulamalıyız. Bu mesele yalnızca adli değil; derin bir sosyolojik ve psikolojik okuma gerektirir. 15–20 yaş arası gençlerin karıştığı olaylar, toplumsal bir kırılmanın açık göstergesidir. Bir gencin kaybı, yalnızca taze bir fidanın toprağa düşmesi değil; gençlik adına geç kalınmış bir okumanın bedelidir.

Gençlerin seslerini duyurabilecekleri alanlar açılmalıdır. Onlara geleceğin kapıları sonuna kadar aralanmalıdır. Yetişkinler olarak sahaya inip sorumluluk almamız, rol model olmamız gerekir. Sevginin ve saygının sınırı olmadığını yaşayarak göstermeliyiz. Gençlik, karakterin inşa edildiği kritik bir eşiktir. Bu eşiği sabırla aşmaları için onlara zaman tanımazsak, gençler kendilerini donanımsız ve yalnız bir hayatta bulur. O noktadan sonra tek hedef hayatta kalmak olur. Huzurlu bir liman bulamayan genç, elini uzatan ilk yanlış yere sığınır.

Oysa gençler sorgulamalı, eleştirmeli, mukayese etmeli ve kendi yollarını özgürce seçebilmelidir. Bunun için güvenli bir şemsiye şarttır. Aile, okul, eğitim sistemi ve toplum; gencin arkasında durmalıdır.

Gençlik, doğası gereği boşluklar yaşar. Ancak bu boşluklar hiçbir zaman bir girdaba dönüşecek kadar derin olmamalıdır. Şiddet, gencin kendini ifade edeceği bir dil hâline gelmemelidir. Sosyal çevresinde saygı, itibar ve varlık duygusunu sağlıklı biçimde yaşayabilmelidir. Gelecek, belirsizlik ve umutsuzlukla örülmemelidir. Hayali olmayan bir gençlik, toplumun en büyük kaybıdır.

Dijital kültür, bugün normal olanı anormalleştiren; anormal olanı ise sıradanlaştıran bir güce sahiptir. Bu dünyaya gençlerimizi bilinçli hazırlamak zorundayız. Boş bir kaseti doldurmak kolaydır; dolu bir kasetin üzerine ise rastgele kayıt yapılamaz. Dijital alanlar, yalnızca sağlıklı iletişimin mekânı olmalı; davranış kalıplarının şekillendirildiği kontrolsüz sahalara dönüşmemelidir. Bu konuda geç kaldığımızı söylemek yerine, artık somut adımlar atmak zorundayız.

Haberlerden oyunlara kadar hayatın her alanında şiddet ve kötülük ön plana çıkarken; umuda, yaşama ve insanî değerlere dair güzellikler çoğaltılmalıdır. Empatiyi besleyen sahneler, sözler ve örnekler artırılmadığı sürece acılar başkasının sorunu hâline gelir. Özellikle ergenlik dönemindeki gençlerde, “zarar vermenin” ahlaki sınırları belirsizleşir.

Akran zorbalığı” kavramı, yalnızca istatistik dosyalarında yer alan bir başlık olmaktan çıkarılmalıdır. Gençlerin öfkesini bastırmak yerine, ifade edebilecekleri, yaşayarak öğrenebilecekleri ortamlar oluşturulmalıdır. Onlara kırılganlıktan, değersizlikten ve çaresizlikten uzak bir dünya sunulmalıdır.

Yetişkinler olarak kör kaldığımız noktalara cesaretle bakmalıyız. Sorunu yalnızca gençlerin omuzlarına yüklemek kolaydır; sorumluluğu üstlenmek ise zordur. Oysa şiddet eğilimi, çoğu zaman yetişkin dünyanın ihmallerinin sonucudur. Ailelerin duygusal yorgunluğu, sınav merkezli eğitim anlayışı ve başarıyı yalnızca sonuçla ölçen toplum algısı, gençleri derin bir yalnızlığa sürüklemektedir.

Gençler çoğu zaman neyin yanlış olduğunu değil, neden doğru olanı yapmaya değer olduğunu duymak ister. Bu anlatı kaybolduğunda kurallar da anlamını yitirir. Eğer gençlere yalnızca “yapma” dersek, onlar “neden” sorusunun cevabını şiddette aramaya devam eder. Oysa şiddeti azaltmanın en etkili yolu; gençlere görülme, değerli hissetme ve umut etme imkânı sunmaktır.

Atlasları, Ahmetleri kaybetmek istemiyorsak alarm zillerine kulak vermeliyiz.

Çünkü gençlik; geleceğimiz, baharımız ve her defasında yeniden doğuşumuzun başlangıcıdır.