Muğla’mız büyükşehir statüsünde ama yine kendi içinde doğallığını koruyabiliyor. Nitelikli bir koruma olduğunu söyleyemem; fakat büyükşehir dediğimiz İzmir, Aydın, Denizli gibi değil.
Bu şehirlerden birini ziyaret ettiğimde, merkezden başlayarak kahvelerden kafelere, bakkallardan AVM’lere kadar dolaşırken hep insanları gözledim. Çalışma merkezlerinde, otobüste, garda, herhangi bir bekleme alanında… Ve şunu gördüm: Birbiriyle sohbet eden, konuşan, insanın insana dokunduğu bir atmosfer yoktu. Herkes kendi başına, elinde cep telefonu, kendi iç dünyasında yaşamaya devam ediyordu.
Aslında bunun için büyükşehir gözlemine ihtiyacım var mı? Hayır. Ama Muğla’mız hâlâ yolda karşılaşınca selamlaştığın, hâl hatır sorduğun, toplu bir yerde bir araya gelince sohbet ettiğin bir yer olma özelliğini sürdürüyor. Buna da çok şükür diyorum. Gençler kendi aralarında bir araya gelip sohbet edebiliyorlar.
Yine de bireyin kendi içinde bir dünya kurup kendini toplumdan soyutladığı, kendi kalesinde yaşayıp yalnızlaştığı bir çağın içindeyiz. Bu ortamı pandemiden itibaren bütün dünyayı kuşatan süreç yarattı. Belki de dünyanın geleceğini planlayan “dünya mühendisleri”, insanı yalnızlaştırmak için ellerinden geleni ortaya koydu.
Bugün dünya varlığındaki her şey doğallığını kaybetmiş durumda. Hatta dünya özünü kaybetmiş durumda.
Anne, baba, aile kavramı… Çocuklar, yaşlılar… Doğal denklemin sunduğu yaşam artık yaşanmıyor. Kadın annelikten, baba ailedeki rol model konumundan uzaklaştırılıyor; çocuk anne babanın kanatlarından koparılıyor; yaşlılar huzurevi bile demeden bakım evlerine sürükleniyor. İnsana ait bütün değerlerin ayaklar altına alındığı, değersizleştirildiği bir ortamda, insan adeta bir kayıp formunda yaşatılmak isteniyor.
Kendi irademizle, kendi aklımızın rotasında yol aldığımız hayat bizim hayatımızdı. Şimdi bu rota elimizden alındı. Nereye gittiğimizi bilemediğimiz bir yol, belirsizliklerle dolu bir gelecek ve üretimin durduğu, tüketimin hâkim olduğu bir insanlık manzarası var karşımızda.
Bütün bu olumsuzlukların içinde kendi sesini, rengini ve yaşam alanını kaybetmiş, yalnızlığın senfonisini dinleyen bir insanlıkla karşı karşıyayız.
Gözyaşı medeniyeti hiç bu kadar çaresiz kalmamıştı.
Umut, cılız bir ışığın aydınlattığı zifiri karanlıkta kayboluyor. O ışığa tutunacak, onunla güçlenecek ve yenilenecek bir nesil yaratamıyoruz; belki de yaratamayacağız. Bazı şeyler elimizin altından kayıp giderken biz, geçmişimizin bize bıraktığı güzelliklerin hatıralarıyla yaşamaya devam edeceğiz. Belki de ömrümüzü böyle tamamlayacağız.
Yalnızlıktan söz edince, 90’lı yıllarda çıkan Küçük Bir Öykü Bu albümü ve oradaki şarkı geliyor aklıma:
“Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin.
Yalnızlığım, kanımsın, canımsın.
Sen benim çaresizliğimsin…
Bugünüm, yarınım…
Sen benim hüzünlerimsin.
Tek bilebildiğim sen benim vazgeçilmezimsin,
tek bilebildiğim sen benim çaresizliğimsin.”
Bu sözleri tekrar ettikçe, bugün geldiğimiz noktada şarkının yaşanmışlığı karşımıza bir duvar gibi yükseliyor. O duvara çarpıp geri çekiliyoruz. Elimizden bir şey gelmiyor ya da mücadele edecek gücü kendimizde bulamıyoruz.
İrade, güç, mücadele, cesaret… Bu kavramlar nereye gitti? İnsanlık hayati fonksiyonlarını ne zaman kaybetti?
“Yalnızlığım sen benim çaresizliğimsin…”
Ne zaman tek çaremiz çaresizliğimiz oldu? Gerçekten bu kadar çaresiz miyiz?
Bugünü yaşayan insan, kısacık ömrünü neden yalnızlıkla dolduruyor?
Yalnızlık kötü bir şey değil; ama çaresizliğe dönüştüğünde insanlığın yıkımı başlıyor. Geçen sene aile yılıydı, bu sene gençlik yılı… Daha önce “değerlerimiz” diyorduk. İnsanlık, elinden kayıp giden kendi hazinesinin yok oluşunun farkında ama yine de çaresiz.
Bu kadar yalnızlığı yaşıyoruz ya da yaşamaya zorlanıyoruz.
Cevaplar aslında insanın kendi içinde saklı. Üretemeyen, kendi egosunun şişkinliğinde kaybolan insan, bugünü tüketmekten başka bir rol üstlenmiyor. Oysa insan, insana dokundukça tamamlanmalı, yolunu bulmalı.
Ne kadar set çekilirse çekilsin vazgeçmemeliyiz. İnsanlığımızdan, değerlerimizden asla vazgeçmemeliyiz. Bu dünyada bir varlığımız varsa sadece kendimize ait alanlarda yaşamamalıyız; insanlarla hemhâl olmalıyız. Aile çocuklarına, gençlerine, toplum bireylerine dokunmadığında, bugün mazlum milletlerin yaşadığı yok oluşu biz de yaşarız.
Yalnızlık hüzünle ağırlaşır; yalnızlık huzurla güzelleşir. İnsan kendiyle baş başa kalıp yeniden insana döndüğünde, insanla tamamlandığında yalnızlık anlam kazanır.
Vaktini bekleyen tohum gibi…
Bütün zorluklara rağmen kök salar, toprağı yarar, gökyüzüne uzanır, çiçek açar.
Belki de yalnızlığın verdiği güçle.