(Ramazan’da kurulan iftar çadırları gerçekten dayanışma mı yaratıyor, yoksa farkında olmadan yoksulluğu görünür kılan bir hiyerarşi mi üretiyor? Asıl mesele yardımın kendisi değil; yardımın insan onurunu koruyarak mı, yoksa kuyruklara mahkûm ederek mi verildiğidir.)

Asıl mesele isimde değil gibi görünür. Ama bazen kelimeler niyetimizi ele verir.

“İftar Çadırı” mı diyoruz? Yoksa “İftar Sofrası” mı?

Sofra kelimesi eşitliği çağrıştırır. Misafirperverliği, yan yana oturmayı, aynı ekmeği bölüşmeyi… Çadır ve kuyruk ise — kabul edelim — bazen hiyerarşiyi hatırlatır. Bir tarafta dağıtan, bir tarafta bekleyen. Bir tarafta veren, bir tarafta alan. İşte mesele tam da burada başlıyor.

Yanlış anlaşılmasın. Bu mesele sadece belediyelerin kurduğu çadırlar meselesi değildir. Bugün iftar organizasyonlarını; belediyeler, vakıflar, dernekler, iş insanları, siyasi partiler ve çeşitli hayır grupları düzenliyor. Yani sorun kuran kurum değil. Sorun, kurulan düzenin nasıl kurgulandığıdır.

İster kamu eliyle olsun, ister özel girişimle… Eğer ortaya çıkan tablo kuyruk, teşhir ve hiyerarşi üretiyorsa; mesele yöntem meselesidir. Çünkü yardımın faili değil, biçimi tartışılmalıdır.

Şunu özellikle belirtmeliyim: Üniversite öğrencileri için kurulan iftar çadırları çoğu zaman bir destek, hatta bir anıdır. Evinden uzakta, bütçesi sınırlı, yalnız bir genç için o masa dayanışmadır. Arkadaşlıktır. Şehirle bağ kurmaktır. Buna kimsenin itirazı olamaz.

Ama mesele yoksul ailelere geldiğinde tablo değişir. Bir anne için her akşam çocuklarını alıp sıraya girmek kolay değildir. Bir baba için mahallesinde “yardım kuyruğunda” görünmek kolay değildir. Bir çocuk için arkadaşının gözünün içine bakarak tabldot almak kolay değildir.

İnsan sadece karnıyla yaşamaz. Onuruyla yaşar.

Ben bir öğretmenim. Her gün sınıfta çocukların gözünün içine bakıyorum. Onların en hassas yerinin gururları olduğunu biliyorum.

Bu yüzden soruyorum: Destek mi veriyoruz, yoksa farkında olmadan bir mahcubiyet mi üretiyoruz? Açlığı doyurmak kolaydır; mahcubiyeti silmek zordur.

Eğer biz bir alanı sadece “yardım dağıtım noktası” olarak kurguluyorsak, orası bir çadırdır. Orada kuyruk vardır. Orada bekleyiş vardır. Ve o kuyruğa giren herkes, o an kendi yoksulluğuyla yüzleşir.

Ama eğer biz o alanı; zenginiyle fakiriyle, öğrencisiyle esnafıyla, emeklisiyle işçisiyle herkesin aynı masada oturduğu bir şehir sofrasına dönüştürebiliyorsak… İşte o zaman Ramazan’ın ruhuna yaklaşmışız demektir.

Çünkü Ramazan sadece aç kalmak değildir. Ramazan, eşitlenme hâlidir.

Diyebilirsiniz ki: “Çadır kurulmasa bu kez de kurulmadı diye eleştirirsin.”

Beni tanıyorsanız bilirsiniz; ben görüneni değil, arkasındaki düzeni sorgularım. Ben çadırın kurulmasına değil, kuyruğun normalleşmesine itiraz ediyorum.

Bir şehirde her Ramazan aynı insanlar aynı sıraya giriyorsa, orada geçici bir dayanışma değil, kalıcı bir yoksulluk vardır.

Ve daha acısı şudur: Kuyruk uzadıkça biz merhametli olduğumuzu sanıyoruz. Oysa belki de adaletsizliğe alışıyoruz.

Yardım bir istisna olmalıdır. Sistem hâline gelmişse, orada sosyal devlet eksiktir.

İlginçtir; bugün “gelenek” gibi sunulan iftar çadırları aslında modern şehir pratiğidir. Türkiye’de meydanlara kurulan büyük iftar çadırları özellikle 1990’lı yıllardan itibaren yaygınlaşmıştır.

Osmanlı’da hayır vardı ama kuyruk kültürü yoktu. Mahalle iftarı vardı ama teşhir yoktu.

Elbette bu topraklarda hayır geleneği vardır; tartıştığımız şey geleneğin kendisi değil, bugün aldığı biçimdir.

Demek ki biz geleneği sürdürmüyor, onu yeniden biçimlendiriyoruz. O hâlde biçimi de sorgulamak zorundayız.

Asıl mesele burada sosyal devlet meselesine dayanır. Ramazan ayında çadır kurmak kolaydır. Zor olan, yılın on iki ayında yoksulluğu azaltacak politika üretmektir.

* İstihdam üretmek

* Gençlere burs sağlamak

* Kadınların ekonomik bağımsızlığını güçlendirmek

* Sosyal destek kartlarını yaygınlaştırmak

* Aileleri kuyruklara mahkûm etmeden desteklemek

Çünkü sosyal devlet, vatandaşını yardıma muhtaç hâle düşürmeden önce tedbir alandır.

Yoksulluk kader değildir. Ama yanlış ekonomi politikalarının, plansızlığın ve eşitsizliğin sonucudur.

Ramazan’da bir ay boyunca dağıtılan yemek, on bir ay süren geçim sıkıntısını çözmez.

Bu yazının fikri bana çok kıymetli bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni abimden geldi. Adını yazmamı istemedi.

Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Eğer bu ülkede din; ekranlarda bağıran yüzlerle değil de, sınıfta öğrencisine adaleti, merhameti ve insan onurunu anlatan öğretmenlerle temsil edilseydi, bugün çok başka şeyleri konuşuyor olurduk.

Sorun dinin kendisi değil. Sorun onu kimlerin, hangi üslupla ve hangi niyetle anlattığıdır.

Belki de bu yazının özü tam burada saklıdır:

Mesele yemek dağıtmak değildir.

Mesele, insan onurunu korumaktır.

Ortadoğu bir kez daha büyük güçlerin gölgesinde sarsılıyor. ABD’nin İran’a yönelik saldırısı ve giderek yükselen savaş söylemleri, bölgenin zaten kırılgan olan dengelerini yeniden ateşe attı.

Böyle zamanlarda tartışmalar hızla keskin kamplara bölünür: Ya sorgusuz destek ya da toptan karşıtlık.

Oysa bu coğrafyada meseleler çoğu zaman bundan daha karmaşıktır. Çünkü burada siyaset yalnızca bugünün çıkarlarıyla değil; aynı zamanda tarih, onur ve hafıza ile şekillenir.

Onur, Miras ve İrade

Tam da bu noktada, insan onurunu koruma hassasiyetimizi coğrafi bir perspektifle mühürlemek gerekir. Kerbela’nın sönmeyen ateşinde, Hz. Hüseyin’in “Zillet bizden uzaktır!” nidasıyla yoğrulmuş bir toplumun; ne dün ne bugün, hiçbir kibirli gücün önünde diz çökmesi beklenemez.

Bu kadim duruş, baş eğmemeyi bir tercih değil, bir karakter meselesi kılmıştır.

Rejim Karşıtlığı Farklıdır, Emperyalizme Siper Olmak Farklıdır

Şu ayrımı tarihin kalbine kazımak zorundayız: Kendi evimizdeki adaletsizliğe, kuyruklara ve yönetim hatalarına itiraz etmek bizim haysiyet borcumuzdur. Ancak bu itiraz, kapıdaki kurda, yani ABD ve emperyalist kibre asla davetiye çıkarmaz.

Bizim safımız, iki uçurum arasındaki o aşılmaz çizgidir:

* Rejim Eleştirisi = Haysiyet

* Emperyalizme Karşı Duruş = İstiklal

Kendi yönetimini eleştirecek kadar hür; ama bu eleştiriyi emperyalizmin eline bir silah olarak vermeyecek kadar feraset sahibiyiz.

Gelin bu yıl bir tercih yapalım:

Sadece karın mı doyuracağız, yoksa onuru mu koruyacağız?

“Çadır” mı kuracağız, yoksa gerçekten “sofra” mı?

Sofra kurmak kolaydır.

Eşit oturmak, dik durmak ve onuru her şeyin üzerinde tutmak zordur.