Ne zaman gök gürlese, yağmur şiddetli bir şekilde cama vurmaya başlasa rahmetli babaannem gökyüzüne bakar, “Allah afatsız versin,” derdi. Çocuk aklımda afat kelimesinin ne anlama geldiğini bilemezdim. Ama yağmur şiddetli yağdığında komşularımızın seslerini duyardık, hatta çığlıklarını… Çünkü ne zaman sağanak yağsa yollarımız dereye döner, Kızıldağ’ın kırmızı çamuru her yeri kendi rengine bulardı. Komşularımızın çığlıkları, evlerini su basmasından mütevellit bir çare arayışlarıydı.

Şimdi hatırlıyorum; su baskını gören evlere yardıma koşulur, suyun tahliyesi için imece usulü destek verilirdi. Her yer kırmızı çamura bulanmış hâlde; sokaklar, evler ve evlerden dışarı çıkarılan eşyalar afatın ne olduğunu bana anlatmış olurdu. Daha sonra yangınlar, depremler çocuk belleğimde afat kelimesiyle birlikte tamamlanırdı.

Yine çocukluğumdan hatırlıyorum; afat kelimesiyle tamamlanan felaketler nerede yaşandıysa oraya topluca bakmaya gidilirdi. Ama bu bakma bir seyir değil, daha çok işin ucundan tutup elinden gelirse yardım etme manasındaydı.

Ve şimdiye döndüğümüzde afatlar “doğal afet” oldu. Bu yaşa gelinceye kadar depreminden yangınına, sel felaketine ve nice afete tanıklık ettik. Ateş düştüğü yeri yakar misali; ne kadar uzakta olsak da, ne kadar ateşin düştüğü yerdeki kadar acı yaşamasak da biz de uzaktan izlediğimiz yaşananlara yüreğimizden bir şeyler eksilerek baktık. O zaman ben de babaannem gibi hep aynı cümleyi söyler buldum kendimi: “Allah afatsız versin.”

Afetlerden yağmurlara gelelim… Rahmetin tecelli ettiği, kurumuş bütün gönüllere hayat veren yağmurlara.

Son bir aydır yağan yağmur, yıllar öncesinin Muğla’sının yağmurlarına benzer bir yağışla katıldı hayatımıza. Yıllar sonra ilk defa Düğerek’teki çayıra bakmaya gittiğimde eski günleri hatırlatan bir manzarayla karşılaştım. Hem de özlediğim bir manzarayla… Muğla’nın özlediği çayır gölü tekrar hayat bulmuştu sanki. Muğla çıkışındaki Eğergediği’ndeki çayır da suyla kaplanmıştı. Kış ayının efsane manzaraları hayatımıza yeniden girmişti.

Her zamanki söylemimizle “Allah afatsız versin,” diyerek devam edelim. Çünkü bu rahmet yağmurlarının sel felaketine dönüştüğü zamanların çilesini garipler çeker. Evlerini su basar, eşyaları kullanılamayacak hâle gelir. Bu soğukta, kışta elleri ayakları tutmaz olur.

O zaman insanımız durur mu? Hemen yardıma koşar. Dertlinin devasını bulmaya çalışır.

Ama günümüzde insanlık şartlarını çok zorladığımızı, hatta insanlıktan gittikçe uzaklaşarak bunu bir gösteri hâline dönüştürdüğümüzü söyleyebiliriz. Bu felaketi yaşayan yerlere bakmaya gidenler, ellerinde cep telefonları kamera çekimi yaparken oradaki yardıma muhtaç insanlara nasıl yardım edebiliriz sorusunun bile akıllarından geçmediğini düşünüyorum. Orada yaptığı paylaşımı kendi şahsi sayfasında paylaşıp popülist bir yaklaşımla insanlık tüketiminin bir parçası olmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Oysa ki kamunun ve yerelin bütün destek unsurları hemen orada yardım için bitiveriyor. O desteğin yanında gönlü güzel, hâlâ içindeki insanı yaşatanlar da ellerini üzerlerinden çekmiyor. Hâlâ insanlık adına yüreklerde kıpırtılar kendini gösteriyor.

Bir şeyler var… Hâlâ umuda dair bir şeyler var.

Hep kaybettiklerimize bakarak elimizin altından kayıp giden asıl güzellikleri, asıl değerleri göz önüne çıkarmadıkça umuda dair söyleyeceklerimiz gittikçe azalacak. Oysa bakış o kadar önemli ki… Nasıl baktığın, nasıl görmen gerektiğini de işaret edecek sana.

Geçenlerde bir öğrencim gökyüzüne bakıp bakıp suratını asıyor ve bana diyordu ki:

“Öğretmenim, ben bu havalarda nefes alamıyorum. Üstüme üstüme geliyor bu havalar. Her taraf kapalı, gri, karanlık. Çıkmazda kaldım.”

Biz de çıkmazlara düşüren hava değil ki; içimizdeki ben ve içimizdeki benin seslenişi… Bakış, sadece bakış.

Gökyüzünün kapalı zamanlarında gördüğümüz doğal değişimler aslında birer mucize gibi bizi farklı güzelliklere, farklı bakışlara ulaştırsa da bizim bunun farkına varabilmemiz için içimizdeki insanı güzele bakmaya yönlendirmemiz gerekir.

Yağmur yağıyor, gökyüzünde şimşekler çakıyor, her taraf karardı. Yağmur şiddetlendikçe şiddetleniyor, sokaklarda in cin top oynuyor. Herkes evine çekilmiş ama içerideki ben, o rahmet yağmurunun afete dönüşmemesi için dua ediyor. Bir yandan da bu rahmet yağmurları için Rabbine şükrediyor.

Dua ve şükür arasında insan, doğanın bir parçası olarak asıl olduğu yerde kendi olmaya çalışıyor.

Hep beraber Düğerek’teki çayır gölüne bakmaya gidelim. Tabiatın bu mucizesi için şükredelim. Sonra bu karda, kışta, kıyamette sıkıntı çeken insanlarla hemhâl olarak onlar için neler yapabileceğimizi bir düşünelim.

Çünkü yağmur sadece toprağa düşmez; bazen kalplere de iner. Bazen umut olur, bazen imtihan. Mesele, gökten ineni nasıl karşıladığımızdır. Seyredenlerden mi olacağız, el uzatanlardan mı?

Ve belki de en çok şunu hatırlayacağız:

Afet, doğanın işi olabilir; ama merhamet insanın sorumluluğudur.

O yüzden babaannemin sözü kulağımda, içimdeki ben dilimde:

Allah afatsız versin…

Ama verirken de bizi birbirimize emanet etsin...