Değerli dostlarım; geçen haftaki yazımı bir rubai ile sonlandırmıştım. Yine yazacağım:
Düşün yollara düşün, Düşün yolları düşün, Yolda görülen düşün, Tabiri neye yarar.
Elbette düş (rüya) yolda görülemez. Uyurken belki görülebilir rüya. Rüya âlemi ayrı bir olgu ve hayatımızda var olan bir duygudur. Konumuz bu değil ama…
Yine geçen haftaki yazımda ilçem Ula merkezi ve Sakaraltı köylerimizdeki hızlı göç almanın getirdiği yapılaşma ve betonlaşmaya vurgu yaparak, eski dediğimiz yaşanılan tarihi dokuya ve kültürümüze bir nebze olsun dikkat çekerek sahip olma duygusunu yazılara dökmüştüm.
Oldukça ciddi denilecek olumsuz tenkitler aldım. Tenkitlere açığım. Ancak hemen belirtmeliyim ki gelişmeye ve güzelleşmeye asla karşı değilim. Zamanın güzelliklerini yaşamak için yapılan apartman dairelerine ve devasa 1+1 dairelere karşıyım. Gelişmişlik anlamında tarihi dokuyu yok ederek, tarım yapılan arazileri beton ile doldurarak apartman yapılmasına karşıyım. Hiçbir özelliği olmayan, sadece adına “Akıllı Ev” denilen, tamamen insanı robotlaştıran yaşama biçimine de karşıyım.
“Çıtayı yüksek tutmalıyız” diye bir terim vardır. Elbette ilçem Ula’nın coğrafi konumundan dolayı beldemize ve şehrimize gelenleri kutlamak gerekir. En rahat ve en uygun coğrafi şartları tespit ederek, oksijeni bol, güneşli günleri neredeyse 365 günün 350 günü olan bir beldeye gelerek yaşamak için gelmeleri yadırganacak bir durum değildir. Çok göç almanın güzelliği ve özelliği olduğu kadar, eğer altyapınız ve üst yapınız hazır değilse şehir yaşanmaz hâle de gelebilir.
Tenkitlerin bazıları elbette olumlu. Bir tanesi var ki bendenizi aşırı milliyetçilik ile suçlayacak kelimeler ve cümleler kurdu. Evet, Ula, Muğla ve Türkiye milliyetçisiyim. Herkesin vatanını sevmesinden hareketle şehrimi ve beldemi seviyorum. Yabancılar dediğimiz göç ile ifade edilen vatan evlatlarına da “gelmeyin” demem, demedim. Zaten göç eden vatan evlatları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır. Bayrağımız bir olup ayyıldızlı al bayrağımızdır. Al bayrak altında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak vatanımız birdir. Toprağımız birdir. Bayrağımız birdir.
İlçem Ula hakkındaki duyarlılığım yaklaşık 1900’lere, ilk belediye oluşumuna dayanır der isek; 125 yıl belediye teşkilatı ile yerel anlamda yönetilen bir beldedir. Gerçi ilk belediye kurulması da 1895 yılına rast gelmektedir. Yine yaklaşık olarak 1990 yılına kadar, geçen haftaki yazımda da vurguladığım gibi, eski Ula yerli yerindeydi. Safranbolu örneğinde olduğu gibi eski Ula korunabilirdi. Koruyabilirdik. Bu inanç ve azim herkes de vardı. Altın Yol dediğimiz Muğla-Antalya yolu yanı başımızdan geçiyor. İlçem Ula’nın yola yaklaşması kadar doğal bir yaklaşımı olmazdı. Ama o yıllar dediğim 80’li yıllarda bu işlem çok basit ve çok kolay yapılabilirdi. Zira yolun geçtiği iki tarafta bulunan araziler çok verimli değildi. Çay yatağı biçiminde, dere yatağı biçiminde, çorak ve toprağı iyi olmayan araziler kamulaştırılarak kamu yararı kararı alınır; eski Ula yerli yerinde tutulur ve yeni Ula buralarda inşa edilebilirdi. Nasıl eski Çine – yeni Çine veya Safranbolu örneğinde olduğu gibi kültür hazinemiz korunabildiyse… Madem bu treni kaçırdık, Altın Yol’a gidemedik, yol da gelmeyeceğine göre bulunduğumuz coğrafyayı en iyi biçimde değerlendirmemiz daha akılcı olmaz mıydı? Akyaka’da yapılan tarihi Ula evleri modelini biz Ula’da yeni yapılan binalarda imar şartı ya da şartları olarak koyamaz mıydık? Ula mimarisi yaşatılır ve sonraki nesiller kitaplardan değil, içinde oturarak ve yaşayarak geçmiş ile geleceği birbirine bağlardı. Ecdat ile yeni denilen objeleri birbirine yaklaştırarak yaşam daha yaşanılır olmaz mıydı?
Son olarak ilçem Ula’nın ilk konuşlandığı mahalleler dağ kenarlarıdır, dağ etekleridir. İlçem Ula’da Laleli Dağı, Alicin Dağı, Pakla Gediği, Sivri Dağ, Akkayaltı Dağı, İnarkası Dağı, Evran Yeri, Çamalanı gibi mevkiler vardır. Ecdat ve atalarımız evlerini bu dağ eteklerine yapmışlardır. Sebebi ise hem depremden korunmak hem de tarım yapılacak tarlalarımıza dokunmamaktır. Oralarda kendi ihtiyaçlarını gidermek için tarımsal faaliyette bulunmuşlardır. Zira toprak üremez ve üretilemez. Ecdadımız toprağına bu şekilde sahip çıkmıştır. Yine yanlış anlaşılacak ama olsun; tarım arazilerine apartman daireleri yapmak ne kadar doğru, bunu zaman gösterecek. Ama biz o günleri görmeyiz diye düşünüyorum. Soğuktan, depremden, saldırıdan veya diğer sebeplerden dolayı atalarımız ve ecdat tek katlı ve ahşap ağırlıklı evlerde yaşamışlardır. Şimdilerde ise beton ve demir ile, kolonları (statiğine uygun olursa) demir döşeyerek; arasını da ya gaz beton ya da diğer tuğla dışı malzemelerle duvarları ör, sıva olmadan sıva ve boya görevini gören inşaat mamulü ile boya; yarı plastik denilen malzeme ile pencere ve kapı; en dışa da “Amerikan kapı” denilen çelik kapı koy, işte sana yaşanacak ev. Heyhat, bu şekilde yaşamamıza sebep olanlara ne diyelim.
Geçenlerde Ulalı ağabey dediğimiz kişiler kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Bendeniz de anı başlarında başka bir masada oturuyordum. Şöyle diyor: “Falancalar da vermişler müteahhide.” Öbürü de diyor: “Filancalar da vermişler müteahhide.” “E napalım gari. Buna şükür. Biz yine yaşadık emme, sarımsak dikecek hasır kadar yer kalmayacak. Bu işin sonu nereye varacak?” diye konuşuyorlardı. “Hasır kadar” demeleri, azıcık, azın da azı olan arazi parçası anlamında kullanılıyor.
Her şeye rağmen Ula’dan başka yaşanacak başka Ula yok. Ula’ya sahip çıkalım.
Hoşça kalınız. Sağlıcakla kalınız.