Varoluşunu sürdürdüğümüz bu dünyada düşüncelerimiz hangi etmenler doğrultusunda şekilleniyor ve bakış açımızı oluştururken doğru noktayı nerede bulabiliyoruz? Sorgulamadan olmuyor elbette. Ancak bu sorgulama sırasında “gerçek” kavramının neresinde durduğumuzu çoğu zaman kestiremiyoruz. Çünkü çoğu zaman duygularımız, düşüncemizin ve mantığımızın yönünü belirliyor.
Asıl tehlike, düşüncenin sığ bir noktada kalması ve oradan daha geniş bakış açılarına ulaşamadan bir kısır döngü içinde dönüp durmasıdır. Oysa sanatçılar, bilim insanları ve düşünürler; dünyayı yönlendiren bütün aydınlar, varoluşun kaynaklarını sorgulamış ve öznesi her zaman insan olan arayışların içine girmişlerdir.
Bu arayışın bir adı bilim oldu. Aklın yolunda, aklın gerçekliğinde dünyayı bir laboratuvar gibi görerek, yerin altını ve üstünü, hiçbir ayrıntıyı atlamadan araştırdılar. Ne var ki bu arayışlar her zaman insanlığın yararına sunulmadı; çoğu zaman bir avuç azınlığın egemenliği doğrultusunda, dünyayı insan için bir gözyaşı medeniyetine dönüştüren çıkar hesaplarına hizmet etti.
Bir diğer adı düşünce oldu. İnsan adına, insanın kurtuluşu adına yeni sistemler kuruldu, yeni medeniyetler inşa edildi. Ancak bu medeniyet zinciri içinde insanlar kendilerine düşen refah payına hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşamadı. Mutluluk bu dünyada kalıcı olmadı; anlık ve kısa süreli kaldı. İnsan, doymak bilmeyen çıkar hesapları karşısında yine yalnızlaştı. Böylece düşünce, insanlığın gerçek gelişimine alan açamadı.
Teknolojik gelişme ise insanı, kendi kurduğu medeniyetin kölesi hâline getirdi.
Ve sanat…
İnsanı özgürleştirme ihtimali en yüksek olan alan. İçindeki dengesizlikleri yıkabilecek, benliğin esaretinden kurtarabilecek, onu güzelle buluşturabilecek olan. Sanat; bireyi, toplumu ve dünyayı kuşatan yaratıcılığın ve özgürlüğün gerçek alanıdır. Uyum, ahenk ve estetik; varlık kavramını sığlıktan kurtarıp insanla buluşturan temel eksendir.
Yunus’un dediği gibi:
“Beni bende demen, bende değilim
Bir ben vardır bende, benden içeri.”
İnsanın içindeki bu derinliği açığa çıkaracak olan da sanattır.
İnsan, sanat aracılığıyla dünyadaki varlığında tek başına yaratıcı olmadığını; kendisinin de üzerinde bir yaratıcı bulunduğunu fark eder. Bu fark edişle birlikte bilim ve düşüncenin, sanatın tamamlayıcı unsurları olduğunu görür. İnsan insan olur; hükmünü verir ve dünyayı bir gözyaşı medeniyeti olmaktan uzaklaştırma imkânı doğar.
Peki biz neredeyiz?
Sanatın hükmünü ne yazık ki hükümsüz kılıyoruz. Dünyanın insan için nefes alan sanatçılarını eksenimizden uzaklaştırıyor, onları ötekileştiriyor, tabulaştırıyoruz. Sanatçıyı yalnızca bizim görmek istediğimiz kimliklere hapsetmeye çalışıyoruz. Oysa sanatçı, eserinde kendini özgürce ifade edebildiği ölçüde özgürdür. Bir sanat eseri de ancak onu meydana getiren sanatçının özgürlüğü kadar sahici olabilir.
Nazım Hikmet’i, Mehmet Âkif’i, Yunus Emre’yi, Âşık Veysel’i, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Can Yücel’i, Necip Fazıl’ı; dünyaya baktığımızda Hemingway’i, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Balzac’ı ne kadar anlayabiliyoruz? Kendimizden bir parça bulduğumuzda onlarla tamamlanıyoruz; fakat onları gerçekten objektif biçimde değerlendirebiliyor, hak ettikleri yere koyabiliyor muyuz?
O hâlde sormamız gereken soru şudur:
Okumanın neresindeyiz? Anlamanın neresindeyiz?
Ait olduğumuz toplumdan aldıklarımız bize yetmez. Daha fazlasını alıp üzerine düşündüğümüzde, kendimizi tanıyabildiğimiz ölçüde toplumumuzu ve dünyayı anlayabildiğimizde; işte o zaman okumalarımız bizi sınırlamaz, olması gereken yere taşır.
Âşık Veysel’in dediği gibi:
Gerçeğin özü basit olandadır:
"Gâh ağlaya, gâh güle bu dünya.”