Bazı şairleri şiirlerinden tanırız, bazılarını seslerinden… Bazı şairler vardır ki onları tanımak, biraz da onların dilinde yaşamaktır. Yavuz Bülent Bâkiler, benim için Türkçenin içinde yaşayan ve ömrü boyunca Türkçeyi yaşatan böyle bir şairdi.

Onu önce mısralarının gözesinden ruhumuza damla damla akan Türkçesiyle tanıdık. Kelimeleri gösterişli değildi; gösterişe ihtiyaç duymayacak kadar güzeldi. Sade, duru, berrak… Anadolu'nun bir dağ çeşmesinden avuçlayıp içtiğiniz su gibi. İçtikçe ferahlatan, ferahlattıkça insana ait olduğu toprağı hatırlatan bir Türkçe…

Çünkü onun dilinde Türkçe yalnızca konuşulan ve yazılan bir dil değildi. Türkçe; vatandı, tarihti, hafızaydı. Bir annenin ninnisi, bir çocuğun ilk kelimesi, bir gurbetçinin hasreti, bir askerin türküsüydü. Anadolu'nun dağından, ovasından, ırmağından besleniyor; oradan Türkistan'a, Kafkaslara, Balkanlara uzanıyordu.

Bâkiler'in Türkçesi Sivas'tan doğar, Anadolu'yu dolaşır; Aras'a, Kızılırmak'a, Sakarya'ya karışır, oradan Tuna'ya, Selenga'ya kadar uzanırdı. Çünkü onun gönül coğrafyasının sınırlarını haritalar değil, Türkçenin sesi belirlerdi. Nerede bir Türkçe kelime söyleniyorsa orada kendisinden bir şey bulurdu.

“Türkiye'm! Hasretim! Kınalı türküm!..

İç içe güzellik, uc uca kahır

Yüreğimi bin parçaya bölseler

Her parçası yine seni çağrışır.”

Bu mısralardaki güzellik yalnızca söylenenlerde değildir; söyleyiştedir aynı zamanda. “Türkiye”, “hasret”, “türkü”, “yürek”, “kahır”… Bizim kelimelerimizdir bunlar. Yüzyıllardır sevincimizi, hüznümüzü, ayrılığımızı, kavuşmamızı anlattığımız kelimeler…

Bâkiler'in şiirinde kelimeler birbirinin önüne geçmez. Her biri yerini bilir. Birbiriyle kavga etmeden, birbirinin sesini bastırmadan yan yana gelirler. Türkçenin zarafeti de biraz burada değil midir zaten? Çok söylemekte değil; az sözle çok şey hissettirebilmekte…

Onun şiirlerini okurken Türkçenin yalnız anlamını değil, sesini de duyarsınız. Bazen gürül gürül akan bir ırmak olur bu ses. Bazen Anadolu'nun bozkırında esen rüzgâr… Bazen tarih ötesinden gelen atların nal sesleri… Bazen de bir annenin çocuğunun saçlarını okşayan elleri kadar yumuşak ve merhametli…

Vatan dediğinde sesi gürleşir Bâkiler'in. Türkistan dediğinde ufuk genişler. Anne dediğinde ise o gür ses birden incelir, yumuşar. Çünkü onun şiirindeki Türkçe yalnız kahramanlığın değil, merhametin de dilidir. Yalnız meydanların değil, evlerin; yalnız tarihin değil, insan kalbinin de sesidir.

Belki de onu farklı kılan buydu.

Türkçeyi yalnızca biliyor değildi; Türkçeyi hissediyordu.

Ve Türkçeyi hissettiği için kelimelerine kıyamıyordu.

Bu hassasiyet yalnız şiirlerinde görülmez. Yazılarında, sohbetlerinde, konferanslarında da aynı titizliği görürüz. Sözün Doğrusu adını verdiği çalışmalarının arkasında da bu anlayış vardır. Çünkü ona göre dilde yapılan yanlış, yalnızca yanlış kullanılan bir kelimeden ibaret değildi. Dil, milletin hafızasıydı. Hafızanın örselenmesi, geçmişle gelecek arasındaki bağın da zayıflaması demekti.

Bir millet kelimelerinde yaşar çünkü.

Ninnisini hangi dille söylüyorsa o dille sever. Ağıdını hangi dille yakıyorsa o dille acı çeker. Türküsünü hangi dille söylüyorsa sevincini ve hüznünü o dille geleceğe taşır. Bir anne çocuğuna hangi dilde sesleniyorsa o dil, artık yalnızca bir iletişim aracı değil, gönülden gönüle geçen bir mirastır.

İşte Bâkiler'in Türkçe sevdasını biraz da burada aramak gerekir.

O, Türkçeye bir dil bilimcinin soğuk mesafesinden bakmadı. Bir insanın annesine, evine, toprağına baktığı yerden baktı.

Bu yüzden Türkçenin bir kelimesinin kaybolmasına bile razı değildi.

Çünkü kaybolan her kelimeyle bir hatıranın da eksileceğini biliyordu.

Türkistan'a bakışı da aynı şuurun devamıdır. Türkistan Türkistan'ı okuduğunuzda yalnızca uzak bir coğrafyaya gitmezsiniz. Bâkiler sizi kelimelerin peşinden götürür. Altayların rüzgârından Tanrı Dağları'na, Aral'dan Anadolu'ya kadar uzanan büyük bir hafızanın içinde dolaştırır:

“Aral Gölü'nden su içenlere, Altay Dağlarından, Tanrı Dağlarından geçenlere selam olsun! Türkistan'ı sevenlere binlerce selam olsun!”

Balkanlara yöneldiğinde de değişmez bu duygu. Üsküp'ten Kosova'ya uzanan yolculuğunda bazen eski bir mezar taşı, bazen bir türkü, bazen unutulmuş bir Türkçe kelime çıkar karşımıza. Çünkü onun için vatan yalnız üzerinde yaşadığımız toprak değildi; hatırladığımız yerdi aynı zamanda. Türkçenin bir zamanlar ses verdiği coğrafyalar, onun gönül haritasında yaşamaya devam ediyordu.

Yavuz Bülent Bâkiler'i yalnız okumak da yetmezdi. Onu bir de kendi sesinden dinlemek gerekirdi.

Çünkü Türkçe onun kaleminde ne kadar güzelse dilinde de o kadar güzeldi.

Kelimeleri tane tane söylerdi. Vurgusu, duruşu, sesi, susuşu bile cümlenin bir parçasına dönüşürdü. Şiir okuduğunda mısraların musikisini; Türkistan'ı anlattığında bozkırın rüzgârını; Anadolu'yu anlattığında toprağın kokusunu duyardınız.

Çok iyi bir hatipti.

Ama onu iyi bir hatip yapan yalnızca güzel konuşması değildi. Söylediği söze inanmasıydı. Sözü gönlünden çıkarıp karşısındakinin gönlüne ulaştırabilmesiydi.

Çünkü samimiyet, güzel Türkçenin en büyük süsüdür.

Bugün Yavuz Bülent Bâkiler'i ölümünün yıl dönümünde anarken onu yalnızca şiirleriyle hatırlamak eksik kalacaktır. Onun asıl miraslarından biri, Türkçeye duyduğu büyük aşktır.

Kaşgarlı Mahmut'un kelimelerini toplayarak koruduğu, Ali Şir Nevâî'nin kudretini eserleriyle gösterdiği, Ali Emiri Efendi'nin bir kitabının peşinden giderek sahip çıktığı Türkçe; asırlar boyunca nice gönül insanının omuzlarında bugüne ulaştı. Bâkiler de kendi çağında bu büyük dil yürüyüşünün güçlü seslerinden biri oldu.

Şimdi bize düşen yalnızca onun şiirlerini okumak değildir.

Onun sevdiği Türkçeyi sevmektir.

Çocuklarımızın kelime dünyasını zenginleştirmek, onlara güzel konuşmanın ve güzel yazmanın zevkini tattırmak; türkülerimizi, masallarımızı, şiirimizi unutturmamaktır. Çünkü bir çocuğa yeni bir Türkçe kelime öğretmek, yalnızca onun söz varlığına bir kelime eklemek değildir. O çocuğun dünyasına yeni bir pencere açmaktır.

Türkçe yaşarsa türkülerimiz yaşar.

Türkçe yaşarsa hatıralarımız yaşar.

Türkçe yaşarsa Yunus'un sesi, Fuzûlî'nin aşkı, Karacaoğlan'ın türküsü, Yahya Kemal'in İstanbul'u, Âşık Veysel'in Anadolu'su yaşamaya devam eder.

Ve Türkçe yaşadıkça Yavuz Bülent Bâkiler de yaşamaya devam edecektir.

Çünkü o, Türkçeyi yalnızca yazmadı.

Türkçeyi sevdi.

Türkçeyi savundu.

Türkçeyi yaşadı.

Türkçeyi yaşattı.

Şimdi onun sesi bazen bir şiirin mısrasında, bazen eski bir türkünün ezgisinde, bazen Anadolu'da bir annenin çocuğuna seslenişinde, bazen Türkistan'dan esen bir rüzgârda karşımıza çıkıyor.

Şairler bu dünyadan göçer.

Kelimeleri kalır.

Ama bazı şairlerin kelimeleri de kalmaz yalnızca; milletinin diline karışır.

Yavuz Bülent Bâkiler, Türkçeye karışan o güzel seslerden biriydi.

Türkçenin zarif sesi Yavuz Bülent Bâkiler'i ölümünün yıl dönümünde rahmetle, minnetle ve Türkçeye bıraktığı büyük sevdayla anıyorum.

Ruhu şad olsun.