Doğa ve insan, birbirini tamamlayan bir yapının parçaları. Doğa, tüm evreni kuşatan kusursuz estetik bir bütünlüğün sembolü. Her şey kendi içerisinde tamamlanmış, artık sadece insanın olmadığı bir alanda özüne dönmeyi bekliyor. Doğanın varlığında insan, insanca var ama doğa yoksa insan nerede? İnsan, doğanın tüm bu kucaklayıcılığına yaptığı bütün saldırılara karşı, ondan bir şeyler almaya devam ediyor. Doğa ise insana bir şeyler vermeyi sürdürüyor.

İnsan, içindeki sesin varlığını doğadan alır, rengini doğadan alır, güzelliğini doğadan alır. Kendisini Yaradan'ın yarattığı bu muhteşem tablo içerisinde bir yer aramaya çalışır. Hâlbuki tablo, doğa olarak evrenin varoluşundaki kusursuzlukta insanın yerini çoktan hazırlamıştır. Ama insan, kendine ait bir evren kurmak ister ve bu evren içerisinde en büyük rakip olarak doğayı görür. Doğaya bakarken asıl görmesi gereken, bu kusursuz sistem içerisinde nerede olduğu sorusudur. Hatta kim olduğu sorusudur. Ama insan, doğanın döngüsünde kendisine ait yeri bir türlü bulamaz. Kendisine hep veren, verdikçe çoğalan doğa karşısında hep alan, hep tüketen, tükettikçe yok eden bir varlığa dönüşür.

Düşünüyorum, dünyanın kuruluşundan insanın varlığına ve insanın bu evrende kendine ait yer bulurken kapladığı alana kadar... Bu evrene her şey sığıyor. İnsan dışındaki bütün canlılar yerini biliyor, yerini buluyor ve kendilerine ait alanda yaşamlarını devam ettiriyor. Ama insan öyle mi? Bu evrene sığmıyor. Çünkü kendi yaratılışının içindeki evrene ait hissetmiyor kendisini. Arayışta. Arayışlarının sonu yok. Çünkü insan, kendi evrenine sığmıyor, sığamıyor.

Asırların ötesinden bugüne kadar gelen doğa harikaları, hatta bunları koruyan insan cetlerinin ahlakı, algısı, anlayışı, doğa içerisindeki yerini bilen insanların görgüsü, geleneği artık yok sanki. Hiçbir medeniyet, kültür aktarımı olmamış gibi geçmişin yaşanmışlıkları tamamen göz ardı edilmiş. Sadece bugün var. Bugüne ait olmanın verdiği açgözlülük var. Bugünü tüketmek, yarına bir şey bırakmamak...

Oysa geçmişten bugüne kalanlar bize şunu gösteriyor: İnsan, varlığıyla mücadele ederken aslında doğanın sesini duyuyor, ona kulak veriyor ve doğa içerisindeki yerini çok iyi biliyor. Bildiği için de doğayla birlikte asıl mutluluğa, asıl güzelliğe ulaşabiliyor. İçindeki merhamet, sevgi, şefkat, edep, saygı ve vefa duygularını birer değer olarak hayatına aktarabiliyor. Çünkü hayat ve doğa ona, ahlaklı olursa insanca yaşayabileceğini gösteriyor.

Ama günümüzde öyle mi? Bu değerlerin hepsi hayatımızdan çekilip gitmiş ve doğaya bakış ahlakının da kaybolmasıyla insan, tamamen açgözlü, bir türlü hırslarından vazgeçemeyen, yok eden, tüketen ve yok ettikçe gözü doymayan bir varlığa dönüşmüş.

Tarihten bugüne emanet bırakılan, bütün insanlığın ve gelecek nesillerin yaşaması, görmesi gereken ne kadar güzellik varsa tek tek yok ediliyor. Çünkü insan insana dokunamıyor, insan doğaya dokunamıyor, insan hayata dokunamıyor. Ve bu denklemde sadece kendi içerisinde, teknolojinin kuru kalabalığı içerisinde güdümlenen, içi boşaltılmış bir varlığa dönüştürülüyor.

Aynı insan, doğanın içini nasıl boşalttıysa kendisi de bütün değerlerinden, güzelliklerinden sıyrılarak insan olmak dışında kendisine ne isim konulacaksa öyle bir varlık hâline geliyor.

Son yıllarda hayatımıza gittikçe yerleşmekte olan robotları görüyoruz. Robot insanlar çevremizi sarmış. Her tarafın metalik, naylon göstergeleri içerisinde sanal âlemin yaratıldığı bir evrende doğanın ne yeri var, ne sesi var ne de insana verebileceği bir şey...

Bütün bunlar bizden birer hikâye dostlar. Aynen Sait Faik Abasıyanık'ın Son Kuşlar adlı o muhteşem hikâyesinin son satırlarında olduğu gibi:

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.

Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”