Yaz ortalarından itibaren bütün Muğla’yı kucaklayan, Muğla’nın kendine özgü güzelliklerini, kültürel zenginliklerini ve insan sıcaklığını ekranlara taşıyan bir yarışmayı takip etmenin mutluluğunu yaşıyorum.
Öyle ki yıllardır televizyon dizilerinde Muğla’yı gerçek anlamıyla yansıtmayan, abartılarak tahrif edilmiş Muğla ağzından kültürel değerlerimizin yanlış aktarılmasına kadar nice örnekleri seyretmek zorunda kaldık. Oysa Muğla, yalnızca kendine özgü şivesinden ibaret değildir. Muğla; insanıyla, sofrasıyla, gelenekleriyle, gönül zenginliğiyle ve yaşattığı değerleriyle başlı başına bir kültür coğrafyasıdır.
İşte şimdi, Muğla’nın tanıtımında çok özel bir yeri olan uluslararası şefimiz Timur Karabıçak’ın emekleriyle şekillenen, bu güzel coğrafyanın özünde var olan değerleri özgün kimliğini koruyarak yansıtan harika bir programla karşı karşıyayız.
Kanal 7 ekranlarında deneyimli yapımcı ve sunucu Yasin Esirgenç’in sunumuyla izleyiciyle buluşan En İyi Ben Pişiririm, alışılmış yemek yarışmalarının çok ötesinde bir anlam taşıyor.
Anadolu’nun dört bir yanından gelen yarışmacıların hünerlerini sergilediği programda lezzet, sunum, emek ve ustalık değerlendiriliyor. Şeflerin verdiği Altın Kaşık, Gümüş Kaşık, Bakır Kaşık ve Tahta Kaşık ödülleriyle yarışmanın heyecanı yaşatılıyor. Ancak benim için bu programın asıl ödülü, ekranlardan evlerimize taşınan insan sıcaklığıdır.
Özellikle Muğla’daki yarışmacıların elli ile yetmiş yaşları arasında, yöremizin özgün kimliğini taşıyan kadınlarımızdan seçilmiş olması da ayrı bir güzellik.
Çünkü burada diğer yarışma programlarının çoğunda görmeye alıştığımız kırıcı rekabet, yapay gerilimler, hakarete varan tartışmalar yok. Bunun yerine toplum olarak hasret kaldığımız birlik, beraberlik, dayanışma, sevgi ve saygı var.
Daha da önemlisi, sofraya hürmet, emeğe saygı, ekmeğe nimet olarak bakabilen bir gönül terbiyesi var.
Yemek programlarında sofranın bereketini unutturan, insanları belli senaryoların içerisinde birbirine düşüren, Türk aile yapısının sofra etrafında birleşen ruhuna yabancı görüntülerden ne kadar da yorulduk! O sofralardaki yemekleri kendi evlerinde bulamayacak milyonlarca insanın karşısında nimetin hoyratça değerlendirildiği, insan sabrını zorlayan tartışmaları izlemekten bıkmadık mı?
Oysa sofra bizim kültürümüzde yalnızca karın doyurulan bir yer değildir. Sofra; paylaşmanın, şükretmenin, gönül almanın ve aynı ekmeği bölüşmenin adıdır.
İşte bu yarışmada sofranın o kadim kimliği yeniden hayat buluyor.
Şengül, Günay, Gülnihal, Pembe ve Zühra teyzelerimiz...
Hepsi içimizden, özümüzden. Her birinin dilinden şeker akıyor. Her biri ağzı dualı, gönlü sevgi dolu. Birbirleriyle yarışırken bile aslında bize unutmamamız gereken insanı hatırlatıyorlar.
Onlar ekranda yalnızca birer yarışmacı değil; Anadolu’nun anasında saklı bütün şefkatiyle bu toprağın, bu coğrafyanın kucaklayıcı ruhunu ve bereketini temsil eden analarımız.
Yemekleriyle Muğla’nın bereketli topraklarını, sözleriyle insanımızın gönül zenginliğini, davranışlarıyla köklü bir kültürün inceliğini yaşatıyorlar.
Bu programı hazırlayan, Muğla’nın kültürel belleğini yalnızca yemekleriyle değil, bütün insani güzellikleriyle ekranlara taşıyan başta Timur Şef’e, Yasin Esirgenç’e ve emeği geçen herkese teşekkür etmeliyiz.
Çünkü bazen bir şehrin tanıtımı için büyük sözlere, gösterişli sahnelere ihtiyaç yoktur. Bir annenin duası, bir teyzenin tebessümü, bereketli bir sofranın etrafında birleşen gönüller o şehrin bütün güzelliklerini anlatmaya yeter.
Kumru dilli Muğla’da, kumru dilli kadınlarımızın nezaketinde, sevgisinde, duasında ve bereketli sofralarında buluşmak istiyorsanız En İyi Ben Pişiririm yarışmasında biraz soluklanmanızı tavsiye ederim.
Çünkü o sofralarda yalnızca yemekler pişmiyor; sevgi, saygı, vefa ve insanlık da yeniden mayalanıyor.
Ve insan, o sofralarda bir kez daha Anadolu’nun ana yüreğinde yaşadığını hissediyor.
