“Söz dinler misin?” dedim.

“Dinlerim.” dedi.

Başladım anlatmaya. Gözlerinin içine bakıyordum konuşurken. Gözleri gözlerimin üzerindeydi ama dikkatinin başka zamanlara, başka yerlere kayıp gittiğini hissediyordum. Belki de bir noktada donup kalmıştı bakışları. Sözlerim birbirine ekleniyor, cümlelerim uzayıp gidiyordu. Ne yaparsam yapayım gözden gönüle bir köprü kuramıyordum.

Dinlemeden dinlemeye vakit geçiyor, belki de farkında olmadan vakti tüketiyorduk.

Ne zamandır birbirimizi dinlemiyoruz? Ne zamandır bir başkasının sözünde, gözünde, gönlünde durup düşünmüyoruz? Peki, kendimizi dinliyor muyuz? Kendi iç sesimize ne kadar kulak veriyoruz?

Teknolojinin vurgunlarını yemeye devam ediyoruz. Dikkatimiz dağınık, düşüncelerimiz savruk, duygularımız yorgun. Her gün haberlerde karşılaştığımız onca cinayet, vicdansızlık, insanlık ayıbı artık kanıksadığımız sıradan görüntülere dönüşüyor. Dinlemeden geçiyor, düşünmeden unutuyoruz.

Sanki bir labirente hapsedilmiş denekler gibiyiz. Oradan oraya koşuyor, duvarlara çarpıyor, yeniden koşuyoruz. Ne için koştuğumuzu, nereye yetiştiğimizi, hangi yöne gittiğimizi bilmeden...

Yeniden gözlerinin içine bakıyorum. Sözlerim bir trenin vagonları gibi geçiyor gözlerinin önünden. Hiçbir kelimem bir durakta durmuyor sanki. Tam umudumu yitirecekken yanağından süzülen bir gözyaşı damlasını görüyorum.

Demek ki hâlâ hissediyoruz!

Demek ki bütün kopukluklara rağmen gönülden gönüle uzanan görünmez bir yol var.

Oysa birbirimizi tamamlayan, insanı insana yaklaştıran en güzel şey değil midir dinlemek? Sözden söze, gözden gönüle kurduğumuz köprüler değil midir bizi insan kılan?

Şimdi o köprüleri yeniden açmanın zamanı. Önce kendimize, sonra insana, doğaya ve evrene uzanan köprüleri...

Dinlemeliyiz. Dikkat kesilmeliyiz. Düşünmeliyiz.

Çünkü düşündükçe fark eder, fark ettikçe hisseder, hissettikçe insan kalırız.

Düşüncemizin elimizden alınmasına izin vermemeliyiz. Çünkü insan, yalnızca konuşabildiği kadar değil, dinleyebildiği ve hissedebildiği kadar insandır.