Tarihin Nabzını Şiirde Duymak
Değerli dostlar, kıymetli edebiyatseverler…
Bazı kitapları okur, kapağını kapatır ve kitaplığımıza koyarız. Bazılarıysa kapağı kapandıktan sonra başlar içimizde yürümeye.
Kimi bir söz bırakır geride, kimi bir yüz, kimi belli belirsiz bir sızı… Kimisi de bizi alır, hiç yaşamadığımız zamanların içinden geçirir; bir dağın yamacında durdurur, tozlu bir yolun kenarına oturtur, bir kağnının gıcırtısına kulak verdirir.
Akşehir’den Dumlupınar’a – Yedi Gün Yedi Gece benim için biraz böyle bir kitap oldu.
Akşehir’den çıkıp Şuhut’a, Kocatepe’ye, Afyon ovalarına ve Dumlupınar’a yürürken anlıyoruz ki gidilen yer yalnızca bir coğrafya değildir. Asıl yürüyüş, bir milletin hafızasının içindedir.
Çünkü coğrafya bazen yalnız toprak değildir.
Hatırlar.
Saklar.
Ve zamanı geldiğinde konuşur.
Şair de kitabın daha başlarında rüzgâra sorar:
“Akşehir’den esen rüzgâr
Sen de bilir miydin…”
Belki rüzgârlar insanlardan daha çok şey bilir. Yüz yıldır aynı dağların üzerinden esen, aynı ovaların başaklarına dokunan, aynı yolların tozunu kaldıran bir rüzgârın hafızası olsaydı bize neler anlatırdı?
Bu kitap biraz da bunun peşine düşüyor.
Şair bir yerde kendi eserine şu soruyu soruyor:
“Masal mı
Şiir mi
Destan mı
Roman mıydı
Afyon ovasında kanla yazılan.”
Gerçekten nedir elimizdeki?
Bir tarih anlatısı mı? Bir destan mı? Uzun bir şiir mi? Yoksa Anadolu insanının ortak hafızasından süzülüp gelen modern bir ağıt mı?
Belki hepsinden biraz…
Çünkü bu eserde tarih şiirin eşiğine geliyor, şiir tarihin kapısını açıyor ve ikisi birlikte yürümeye başlıyor.
Fakat tarih bize ne olduğunu anlatırken şiir, olanların insanın ruhunda bıraktığı izi arıyor.
Bu nedenle kitabın en güçlü taraflarından biri, Büyük Taarruz’u yalnız komutanların, orduların ve savaş meydanlarının hikâyesi olarak anlatmaması.
Bir yüzbaşı çıkıyor karşımıza.
Bir çoban…
Bir köylü…
Bir kadın…
Bir kağnıcı…
Bir Mehmet…
Bir at…
Ve binlerce adsız insan…
“Harputlu Yüzbaşı Osman Şekip”te üç küçük kızını geride bırakan bir babayla karşılaşıyoruz. Ve ardından şair yalnızca şunu söylüyor:
“Bir at döndü Çalköy’e süvarisiz.”
Ne “öldü” diyor.
Ne “vuruldu”.
Ne de uzun uzun anlatıyor.
Bir at dönüyor yalnız.
Süvarisiz…
Bence şiirin asıl gücü de burada ortaya çıkıyor. Şair açıklamayı bırakıp görüntüyü bize emanet ettiğinde şiir büyüyor.
Kitabın bir başka unutulmaz imgesi ise Şuhut’taki masadır.
Masada dağlar, yollar, kağnılar, trenler, kamyonlar ve uçaklar vardır. Bir savaşın hazırlığı yapılmaktadır.
Sonra bütün o sertliğin ortasına şair küçücük bir şey bırakır:
“Ve masada bir gül
Adı bağımsızlık.”
Bir tarafta savaşın bütün ağırlığı…
Öte tarafta bir gül.
Belki de bütün o mücadelenin sebebi, işte o gülü soldurmamaktır.
Kitabın önemli sembollerinden biri de kağnıdır.
Kağnının yükü başlangıçta cephanedir. Fakat sonra bu yük değişir.
Emek olur.
İmece olur.
Dayanışma olur.
Şerife Bacıların, Eliflerin, Kezban Ninelerin elleri değmiştir onun tekerlerine.
Ve sonunda şair kağnıya bambaşka bir yük yükler:
“Yükü akıldır, fendir, bilimdir.”
İşte o anda kağnının yönü değişir.
Artık yalnız cepheye değil, geleceğe gitmektedir.
Dün cephane taşıyan kağnı; bugün aklı, bilimi, kültürü ve Cumhuriyet’in geleceğini taşımaktadır.
Elbette bir eseri sevmek, onun her dizesini aynı ölçüde başarılı bulmak demek değildir. Kitap boyunca tarihsel bilgiyle şiir arasında zaman zaman bir mücadele olduğunu hissediyoruz. Tarihler, kişiler, askerî hareketler eserin belge ve hafıza tarafını güçlendirirken kimi bölümlerde şiirin omuzlarına ağır bir yük de bırakıyor.
Çünkü bilgi anlatır.
Şiir ise bazen yalnızca sezdirir.
Bu nedenle bana göre eser, özellikle tarihin bilgi olmaktan çıkıp imgeye dönüştüğü anlarda kendi güçlü sesini buluyor:
Masanın üzerindeki gülde…
Süvarisiz dönen atta…
Kırık kağnıda…
Ve adı bilinmeyen binlerce Mehmet’te…
Fakat kitabın beni en fazla düşündüren taraflarından biri, bütün bu savaş anlatısının sonunda bizi düşmanlığa değil, barışa götürmesi oldu.
Şair Ege’nin iki yakasına bakıyor:
“Şarkılarımız aynıdır
Soframız aynı
Çocuklarımız aynı güler
Aynı sever gençlerimiz
Sularımız aynı denize akar…”
Ve sonunda:
“Barışın türkülerini
Birlikte söylemeye mahkûmuz biz.”
Belki de bütün kitabın sonunda varmak istediği asıl yer burasıdır.
Akşehir değil.
Şuhut değil.
Kocatepe değil.
Dumlupınar bile değil.
İnsan.
Çünkü savaşın içinden geçip barışa varamayan bir destan yarım kalır.
Kitabın kapağını kapattığımda zihnimde topların sesi ya da askerî haritalar kalmadı.
Bir rüzgâr kaldı.
Bir ceviz ağacı…
Masanın üzerinde bir gül…
Süvarisiz dönen bir at…
Gıcırdayarak yol alan bir kağnı…
Üç küçük kız…
Ve adı bilinmeyen binlerce Mehmet…
Belki şiirin başarısı tam da budur: Tarihin büyük kalabalığından birkaç görüntüyü çekip insanın gönül hafızasına bırakabilmek.
Ve sonunda anlıyoruz ki Akşehir’den başlayan yürüyüş aslında Dumlupınar’da bitmemiştir.
Yalnızca kağnının yükü değişmiştir.
Dün cephane taşıyan o kağnıya bugün akıl, fen, bilim, kültür ve insanlık yüklenmiştir.
Yol yine uzundur.
Rüzgâr yine esmektedir.
Ve insan, yüz yıl sonra yine aynı sorumluluğun eşiğindedir:
Geçmişi unutmadan geleceği kurmak; zaferi hatırlarken barışı çoğaltmak.
Belki de bütün büyük zaferlerin insana bıraktığı en ağır ve en güzel yük budur.